Şebnem Korur Fincancı
Bir hastanede ışıkların aniden söndüğünü düşünün. Bu yalnızca teknik bir arıza değildir. O an, yoğun bakımda bir ventilatörün durma ihtimali, ameliyathanede yarım kalan bir operasyon ve soğuk zinciri kırılan ilaçlar demektir. Sağlık sistemi, çoğu zaman görünmeyen bir altyapıya dayanır: elektrik, yakıt, lojistik. Bu altyapı çöktüğünde, sağlık hizmeti de çöker.
Bugün Küba’da yaşananlar tam olarak bunu gösteriyor. Resmi olarak bir savaş yok. Ancak ambargo, enerji krizi ve kronikleşen elektrik kesintileri üzerinden işleyen bir başka tür savaşın içinden geçiliyor. Bu savaşın hedefi doğrudan hastaneler olmayabilir; ama sonuçları en çok orada hissediliyor.
ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargo on yıllardır yalnızca ticari ilişkileri sınırlamıyor. Aynı zamanda bir ülkenin sağlık sistemini ayakta tutan temel unsurları da zayıflatıyor. Tıbbi cihazların ithalatı zorlaşıyor, mevcut cihazlar için yedek parça bulunamıyor, ilaç üretimi için gerekli ara maddeler temin edilemiyor. Oysa bir sağlık sistemi yalnızca hekimlerden ve hastanelerden ibaret değildir; küresel bir tedarik zincirine bağlıdır. Bu zincir kırıldığında, en gelişmiş sağlık politikaları bile işlevsiz hale gelir.
Son dönemde derinleşen petrol sıkıntısı ve buna bağlı elektrik kesintileri ise bu kırılganlığı görünür kılıyor. Enerji, modern sağlık hizmetinin görünmeyen omurgasıdır. Elektrik yoksa yoğun bakım cihazları çalışmaz. Diyaliz makineleri durur. Laboratuvar testleri yapılamaz. Aşılar ve birçok ilaç, uygun sıcaklık koşulları sağlanamadığı için kullanılamaz hale gelir. Bu yalnızca teknik bir aksama değil, doğrudan yaşam süresini ve yaşam kalitesini etkileyen bir halk sağlığı krizidir.
Birleşmiş Milletler verileri, hastanelerde elektrik kesintileri, kritik cihazların çalışamaması ve yenidoğan ile anne bakımının aksadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Son yıllarda Küba’da bebek ölüm oranının yaklaşık binde 4’ten 7’nin üzerine çıktığı, yani dramatik bir artış yaşandığı görülüyor. Küba’da elektrik kesintileri sırasında küvözlerin durduğu anlarda kaç yenidoğanın hayatını kaybettiğine dair resmi bir veri yok. Zaten bu tür ölümler çoğu zaman “elektrik kesintisi” olarak değil, tıbbi komplikasyon olarak kayda geçer. Ama tablo açık: Hastanelerde cihazlar çalışmıyor, yenidoğan bakımı aksıyor ve bebek ölümleri artıyor. Türkiye’de birkaç bebeğin ölümüyle toplum ayağa kalkmıştı. Peki ambargo ve enerji krizi altında yaşayan bir ülkede, sessizce kaybedilen bebekleri kim sayıyor?
Bu noktada “savaş” kavramını yeniden düşünmek gerekiyor. Savaş yalnızca bombalarla yürütülen bir süreç değildir. Altyapıyı çökerten, sağlık sistemlerini işlevsiz hale getiren ve sivil nüfusun yaşam koşullarını sistematik olarak kötüleştiren politikalar da savaşın bir biçimidir. Bu, yavaş ilerleyen, çoğu zaman görünmeyen ama etkileri derin olan bir şiddet türüdür. Küba örneği bu “yavaş şiddet”in nasıl işlediğini açık biçimde gösteriyor. Hastanelerde cihazların çalışmaması, ameliyatların ertelenmesi, kronik hastaların tedaviye erişememesi… Bunların her biri tek başına bir krizdir. Ama birlikte ele alındığında, bir sağlık sisteminin sınırlarına dayandığını gösterir.
Benzer süreçler başka coğrafyalarda da yaşandı. Ambargolar ve ekonomik yaptırımlar çoğu zaman “siyasi araçlar” olarak sunulur. Oysa en somut etkileri sivil nüfusun sağlık hakkı üzerinde ortaya çıkar. Temiz suya erişimin zorlaşması, beslenme yetersizlikleri, bulaşıcı hastalıkların yayılması… Bunlar doğrudan savaşın değil, ama savaş benzeri politikaların sonuçlarıdır.
Bir ülkenin sağlık sistemini dolaylı yollardan işlemez hale getiren politikalar gerçekten “sivil” sayılabilir mi? Uluslararası hukuk bu soruya net bir yanıt vermekten kaçınıyor. Ancak halk sağlığı açısından bakıldığında cevap açıktır: Sağlık hizmetine erişimi engelleyen her müdahale, doğrudan insan yaşamını hedef alır.
Ambargo, bu yüzden yalnızca bir dış politika aracı değildir. Aynı zamanda sessiz bir savaş biçimidir.
Ve bu savaşın bedelini, en savunmasız olanlar öder.




