Bülent Usta
Motorumla şehirlerarası bir yolculukta ilerlerken, hiç ağacın olmadığı, sadece kamyonların harıl harıl çalıştığı, gökyüzü dahil her şeyin griye bulandığı bir yerde mola verdim. Mola verdiğim yerde bir çeşme vardı, ama o çeşmeden su içmeyip sadece elimi yüzümü yıkadım. Manzaraya bakarken aklıma Cormac McCarthy’nin ‘Yol’ romanı geldi. Romanda sık sık şöyle bir ifade geçiyordu: “Gökyüzüne baktı. Sanki orada görülecek bir şey varmış gibi.” Ya da başka bir yerde: “Alışkanlıkla gökyüzüne baktı ama görecek bir şey yoktu.”
‘Yol’ romanı ne çok filme, bilgisayar oyununa, benzeri romanlara esin kaynağı olmuştur kim bilir. Peki ama Yol romanı neden bunca esin veriyordu bu çağda? Belki de romanın anlattığı gibi distopik bir geleceğe doğru yol alıyorduk. Çünkü romanda haz ekonomisi çökmüştü. Bir zamanlar tüketim toplumunun sembolü olan marketlerdeki alışveriş arabası, hayatta kalma mücadelesi veren baba ile oğulun eşyalarını taşıdıkları bir araca dönüşmüştü. Arzunun çekildiğini renksizlikten, karanlığın artık derinleşmiş bir yokluk hissine dönüşmesinden anlıyorduk. Ama arzu tam olarak sönmemişti de… Romandaki baba sürekli şöyle diyordu: “Ateşi taşıyoruz.” Ateş, uygarlık, umut, arzu anlamına geliyordu sanki.
Arzu fazlalığından arzu yitimine doğru ilerleyen bu çağda, bu tür romanlar ya da filmler de epey artmıştı. Bir yandan modern tüketim kültürünün bir sonucu olarak ortaya çıkan arzu fazlalılığı, bir yandan da bu fazlalığın bir sonucu olarak arzu yitimi. Sosyal medyanın, reklamcılığın insanlara dayattığı şey her anlamda “Zevk al” ve “Daha fazlasını iste” olarak karşımıza çıkar. Ama bu kışkırtma, arzuyu değil tatminsizliği büyüttüğü için kaygıya, dikkat dağınıklığına, tatminsizliğe, boşluk duygusuna, derinleşememeye yol açar. Sürekli isteyen ama hiçbir şeyi gerçekten arzulayamayan bir özne tipi ortaya çıkıyor. Sonra da depresyon, anhedoni, gelecek tahayyülü kaybı ve acı verici bir yalnızlıkla bireyler karşı karşıya kalır. Arzu yitimi, bastırmaktan değil anlamsızlıktan doğar. Şimdi arzunun bu iki yüzünü birlikte yaşıyoruz sanki. Bir yandan da yasaklara geri dönüş.
YASAKLAR
Birbiri ardına konserlerin yasaklanması, sürekli operasyonlar düzenlenmesi, akla 1920-1933 yılları arasındaki ABD’deki alkol yasağı zamanlarını hatırlatıyor. O dönemde devlet görünürde ahlaklı bir toplum yaratmak istediğini söylüyordu. Ama hazzı disipline etmenin her zaman başka bir sonucu vardır: Enerjiyi başka kanallara yönlendirmek. Çalışmaya, üretime, düzenli hayata… Haz bastırıldığında yok olmaz; yer değiştirir.
O yıllara dair öyle çok film yapıldı, romanlar yazıldı ki… Sadece o eserlere bakarak bile şu görülebilir: İktidar kısa vadede kendi seçmenini konsolide etti, “ulusal temizlik” sloganı üzerinden bir birlik duygusu yarattı ama uzun vadede devletin denetim kapasitesi zayıfladı, yolsuzluk arttı, suç örgütleri çoğaldı ve kamuoyunun iktidara desteği gittikçe azaldı. Yasaklar arzuyu ortadan kaldırmamış, onu yeraltına itmişti. Eskiden sıradan olan bir haz, yasakla birlikte gizli ve yoğun bir haz nesnesine dönüşmüştü. Çünkü psikodinamik açıdan biliyoruz ki, yasak arzuyu yok etmez, en fazla yönünü değiştirir. Aşırı ahlakçılık çoğu zaman yoğun arzunun göstergesidir. ABD’deki yasaklar arzuyu yok etmemiş, daha örgütlü ve daha dramatik biçimde arzu ile iktidar arasındaki gerilimi arttırmıştı.
‘Yol’ romanında baba ile oğul rüyalardan ve hikâyelerden bahsederken baba oğluna umutlu bir şey söylemek için şöyle der: “Yani, ben derim ki hâlâ buradayız. Pek çok kötü şey oldu ama biz hâlâ buradayız.”
Belki de mesele budur. Arzu ya bastırılır ya metalaştırılır. Ama sönmediği sürece bir yerlerde köz olarak kalır. Mesele ateşi taşıyıp taşımadığımız değil; neyin ateş olduğunu hâlâ hatırlayıp hatırlamadığımızdır.




