Özdemir Demirtaş
İnsanın doğuştan gelen bir takım hakları vardır. Biz buna “insan hakları” veya “tabii insan hakları” diyoruz. Doğada bulunan her canlının tabii yetenekleri o canlının tabii haklarıdır. Mesela kuşun kanatları vardır. Bu, kuşun tabii yeteneğidir. O halde uçmak kuşun tabii hakkı, kuşun kanatlarını bağlamak, o kuşun tabii hakkına müdahale etmektir. Bu ise zulümdür. Bir hayvanın eğer ayakları varsa yürümek o hayvanın hakkıdır. Ama kimse hayvanların okuma-yazma hakları vardır diyemez. Çünkü hayvanın böyle bir yeteneği yoktur. Aynı şekilde insanın tabii yetenekleri de insanın temel haklarıdır. Örneğin insan düşünme yeteneğine sahiptir, düşüncesini ifade etme yeteneğine sahiptir. O halde düşünmek ve düşüncesini açıklamak bir insan hakkıdır. Tabiatta her canlının bir dili vardır. Horozun kendi ana diliyle ötmesini yasaklamak ne derece saçmaysa aynı şekilde insanın da kendi ana dilini konuşmasını yasaklamak da saçma ve tabii insan hakkına bir tecavüzdür. Bu, görme yeteneğine sahip olan insanı görme yeteneğinden mahrum etmek gibidir. Adı ister “kanun” olsun, ister “yasa” olsun, her ne gerekçeyle olursa olsun hiç kimsenin tabii insan haklarına müdahale etmesi, bu hakları kısıtlaması düşünülemez. Böyle bir müdahalenin adı zulümdür, tecavüzdür.
İnsanın kendi vücudundaki tabii haklardan birkaç örnek verdik. Tabii ki, bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şimdi birkaç örnek de insanın tabiatta ne gibi hakları olduğuna dair verelim. Daha doğrusu tabiat insana ne gibi haklar veriyor ona değinelim. Her canlının tabiatta barınma hakkı vardır. Nasıl ki, kuşlar tabiatta yuva yapıp barınma hakkına sahipse aynı şekilde insan da tabiatta kendisine yuva yapıp barınma hakkına sahiptir. Bunlar insanın tabii en temel hakkıdır. İlkel dünyada toprak kimseye ait değildi. Toprak alınıp satılan bir meta da değildi. Evi olmayan her insan toprak üzerinde ev yapabiliyor, toprağı işleyen her insan toprağın değil ama elde ettiği ürünün sahibi oluyordu. Dolayısıyla tabiat her insana barınma ve çalışma hakkı veriyordu. İnsan madende maden çıkartabiliyor, ormanda avcılık yapabiliyor, denizde, ırmak da balık avlayabiliyordu. Ben işsizim veya evsizim diyebilecek bir insan yoktu, olamazdı da. Günümüze baktığımızda bir taraftan evsiz insanlar, diğer taraftan Ekşioğlu’na, Ağaoğlu’na, Tüysüzoğlu’na, Emlak bankasına, bilmem ne zıkkımın kökü bankasına vs. satılan araziler, bir yandan işsiz insanlar ve yarın kim bilir hangi Arap şeyhine, hangi milletvekiline, hangi belediye başkanının damadına satılmak için hazine arazisidir tabelası çakılıp çitle çevrilen topraklar… Peki, o toprakları çitle çevirme hakkını kim onlara vermişti? Bu zorbalık aslında devlete feodal ağalardan kalan bir mirastı. Feodalitenin olduğu dönemlerde toprak ağaları vardı, toprağın sahibi onlardı. Peki, ama bu toprakları onlara kim satmıştı? Satan adam bu toprakları kimden almıştı? Ne şekilde bu topraklara sahip olmuştu? Çünkü insanlar bu dünyaya yerleştiğinde bu toprakların hiçbir sahibi yoktu. Satan adama demezler miydi “sen bu toprağı kimden aldın” diye?
Feodal dönemde güçlü olan “buranın sahibi benim” deyip istediği arazinin sahibi olabilirdi. Şimdi ise güçlü hükümet, istediği araziyi, madeni, ormanı vs. istediği kişiye hiçbir hakkı olmamasına rağmen verir. Kısacası tarihte ağalar, krallar, eşkıyalar, imparatorlar hep bu toprakların sahibi oldu. Kısacası güçlü kim ise toprağın, madenin, ormanın sahibi de oydu. Bugün ise güçlü devlet ve toprağın sahibi o. Eski fermanların yerini şimdi yasalar aldı.
Benim başımı koyacak bir evim yok, şurada da boş araziler var, o arazileri yarın servet biriktirmek için birilerine satacağınıza müsaade edin 100 m2 ev de ben yapayım. Bu benim tabii hakkım. Hayır, olmaz. Kışın yakacak odunum yok, müsaade edin ihtiyacım oranında şu ormandan istifade edeyim. Hayır. Tabiatın bize sunduğu suyu özel şirketler bize parayla satıyor. Su parasını ödeyemiyorum, hiç değilse bir kuyu kazayım, hem ben hem de etrafımdaki fakir insanlar istifade etsin. Hayır, İSKİ’nin o kuyuya saat takması lazım. Siz şu madenleri falanca zengine sattınız, bizler de işsiziz, müsaade edin şu madenin bir kenarından da biz çalışalım, ihtiyacımız oranında evimize ekmek götürelim, bu bizim en tabii hakkımız değil mi? Hayır o madenler satıldı ve oradan servet biriktirmek ancak maden sahibine aittir. Hiç değilse şu toprakları işlememize müsaade edin, yarın mayınlardan temizleyeceğiniz arazileri 49 yıllığına zengin şirketlere kiralayacağınıza müsaade edin biz ekelim? Hayır!
Fütuh-u İslammiyye tarihinde nakledilir ki, İkinci halife (Ömer)den fethedilen arazilerin özel mülkiyet esasına göre muharip askerlere pay edilmesi istenmiştir. Hz. Ali buna karşı çıkmıştır. Muaz b. Cebel de Ömer’e şöyle demiştir:
“Eğer bu arazileri paylaştıracak olursan, verim ve kazanç sadece bir topluluğun eline geçer. Bu arazilerin sahipleri zamanla ölür. Dolayısıyla da bunlar bir tek erkeğin veya kadının eline geçer. Daha sonra başka bir topluluk da gelir ki, bunlar da İslam’da bir yer sahibi olurlar. Fakat bu arazilerde hiçbir şey elde edemezler. Durumu öyle bir ayarla ki, söz konusu araziler bu topluluğun hem evveline hem de sonuna yetsin.
Bunun üzerine Ömer, Sad b. Ebu Vakkas’a şu mealde mektup yazdı:
“Halkın Allah’ın kendilerine kısmet kılmış olduğu malları kendilerine paylaştırman için sana müracaatta bulunduklarını bildiren mektubunu aldım. Askerlerin sana getirmiş oldukları at, silah ve diğer malları savaşta hazır bulunanlara (savaşa katılanlara) dağıt. Arazilerle, nehirleri oralarda yaşayan kimselere (haraç karşılığında) bırak ki, bunda Müslümanların gelirleri olsun. Eğer bunları da savaşta hazır bulunanlara paylaştıracak olursak o zaman bunlardan sonrakilere hiçbir şey kalmaz.
Muhammed Bakır Es-Sadr der ki; Farz edelim Müslümanlar hiçbir insanın bulunmadığı bir yere yerleştiler ve orada bir medeniyet kurdular. Bu arazilerin tabii olanları ve ölü araziler devlet mülküdür. Dolayısıyla devlet mülkiyeti, yani genel mülkiyettir. Bu tür arazilerin özel mülkiyet olması hususunda şer’î (İslam hukukunca) bir delil yoktur. [1]
İlkel dünyada her insan bir araziyi işliyordu ve o araziye emek sarf ettiği için o arazi üzerinde bir hak ortaya çıkarıyordu.
Yani kişinin arazi üzerinde çalışması, emek harcaması, o kişinin o arazi üzerinde özel haklara sahip olmasının kaynağıydı. İnsan toplumları da bunu arazi mülkiyeti için birinci sebep kabul etmiştir.
İkinci plandaki arazi üzerinde mülkiyet edinme ise zulme, işgale, tecavüze dayanmaktadır. İslam birinci sebebe tekrar eski geçerliliğini iade etmiştir. Çünkü arazi üzerinde özel haklara sahip olmanın tek kaynağını ihya (araziyi işleme) saymıştır. Bunun dışındaki diğer sebepleri geçersiz kılmıştır.
Arazilerin insanların bir bağış olarak Allah’tan teslim aldıkları gün üzerinde bulunduğu tabii formasyonları açısından herhangi bir kimsenin mülkü olamayacağını veya herhangi bir şahsın bu araziler üzerinde kişisel haklara sahip olamayacağını görmüş olduk.[2]
Artık topraklar Ağaoğullarını, Ekşioğullarını yaratıyor, madenler doğuda petrol prenslerini, batıda BP gibi şirketleri yaratıyor. Kimsenin malı olmaması gereken bu madenler, bu topraklar, bir grup elite hizmet ediyor. Geride ise aç ve işsiz insanlar bırakıyor.
Sıffin savaşında Muaviye’nin askerleri Fırat suyunu ele geçirdiler ve İmam Ali’nin askerlerine en tabii hakları olmasına rağmen suyu vermediler. Amaç karşı tarafı sudan mahrum bırakıp bitkin hale getirmek ve savaşı kazanmaktı. Daha sonra İmam Ali suyu ele geçirdi ve Muaviye’nin askerlerine istedikleri zaman sudan istifade edebileceklerini söyledi. Tabii bir hak kimseden kısıtlanamazdı; bu, kendilerini öldürmek isteyen düşman askerleri olsa dahi. İmam Ali kendilerini tabii haklarından mahrum eden ve Fırat suyundan kendilerine vermeyen Muaviye’nin askerlerine karşı kendi askerlerine şu talimatı verdi.
“Bunlar (Fırat’ı ele geçirip su almanıza engel olmakla) sizi savaş sofrasına davet ediyorlar. O halde siz ya zilleti kabul edip makamınızdan düşecek ya da kılıçları kanla sulayıp suya kanacaksınız. Ölüm, mağlup düşerek yaşamanızda, hayat ise galip-kahir gelerek ölmenizdedir.” (Asıl ölüm zilletle onursuz bir şekilde yaşamak, asıl hayat ise onurlu ve izzetli bir şekilde mücadele edip ölmektir).
Evet, bunlar da Muaviye’nin askerleri gibi bu zulüm ve haksızlıklarıyla bizi savaş sofrasına davet ediyorlar. Biz de daveti geri çevirmiyoruz. Savaşacağız Dilimizle, kalemizle, ayak seslerimizle, marşlarımızla, türkülerimizle, afişlerimizle… Ya zillete boyun eğip onursuzca aç bir şekilde öleceğiz ya da izzetli bir şekilde toprağımıza, kömürümüze, petrolümüze, altınımıza, gümüşümüze, suyumuza, özgürlüğümüze kanacağız. Muhammed İkbal’in dediği gibi
Eğer bu âlemde erkekçe yaşamak yok ise,
Ölmek yaşamaktan bin kat daha iyidir.
———————————————————-
[1] İslam Ekonomi Doktrini, Muhammed Bakır es-Sadr, s. 453-455
[2] İslam Ekonomi Doktrini, Muhammed Bakır es-Sadr s. 460



