Sürecin başından beri birbirimizle konuşarak öğrendiklerimiz (itiraf edeyim, benim ondan öğrendiklerim ona öğrettiklerimin yanında pire ile deve mesabesindedir, bu yüzden kendisine şükran borçluyum) ile vardığımız yer, başlangıç noktamıza göre ürkütücü bir uzaklığı gösteriyorsa da, bu ürküntüyü üzerimizden yeni yeni atmaya başladık. İsa’nın alacalıyı iyileştirmesi, körü görür hale getirmesi gibi birbirimizi terapi ederek farklı bir yerde bulduk kendimizi.
Bu, Samet Behrengi’nin küçük kara balığı gibi derenin nerelere aktığının merakı, Cervantes’in Don Kişot’undaki gibi herkesin görmediğini görmek, Carlo Corlotti’nin Pinokyo’sundaki gibi merak, Chris Weitz’in Karınca Z’sindeki gibi koloni içerisinde görevini sorgulamak, George Orwell’ın 1984’ündeki Winston Smith gibi “büyük birader”e muhalefet ya da resullerin Rablerini arayışı olarak algılanabilir… Çok önemli değil; ama durağanlığın kokuşmuşluğu, içimizdeki rahatsızlık duygusu ve şüphe bizi buralara sürükledi, farkındayız.
Etrafımızdakilerin “bu gidiş nereye, didişinizden ürküyoruz, ya bizi de oralara götürürseniz” kaygıları, başımızı bir hayli döndürdü itiraf edeyim. Ama biliyoruz ve görüyoruz ki, geldiğimiz yerden bazı şeyler daha net görünüyor: Şüphesinin ardına düşmeyen, yetkinliğine sırt çevirendir. “Şüphe”nin insanı yerinden edişini, daha doğrusu yürümeye zorlayışını, acısını bakın şair nasıl dile getirmiş:
“…İçimden şu zalim şüpheyi kaldır. Ya sen gel, ya beni oraya aldır…” (İsmet Özel)
Bakalım daha neler göreceğiz…
Büyümekte olan bir yavruyu kaybetme korkusu, ebeveynlerinin onları koruma çabasıyla ve bu da otorite ilişkisinin temayüzüyle sonuçlanmaktadır. Doğuştan velayete muhtaç olan insan, en sancılı dönemlerinden birini, ebeveynleri ile bu ilişkisini gözden geçirmesi (farkındalık/ergenlik) sürecinde yaşamaktadır. Tabii bu süreç, ergen üzerinde ruhen ve fiziken çok emeği olan anne ve babayı gerçek bir korkuya sevketmektedir. Bu kaygı, sadece yavrusunu ihtimal dairesindeki zararlardan koruma içgüdüsüdür. Sevgi ve şefkat duygusunun hakim olduğu bu ilişki, büyümekte olan yavrunun lehine olacak şekilde otoriteden özgürlüğe doğru sonlandırılması gereken bir “yetiştirme-yetkinleştirme” amacıdır.
Aynı süreç, sanal bağlarla oluşturulan birlikteliklerde otorite ilişkisinin sona ermesi yaklaştığında da yaşanır. Ve genellikle süreç otorite lehine son bulur. Yavrunun kendi iradesini beyan eden bu durumu, gerçek ilişkilerdeki ebeveynleri mutlu ederken, sanal ilişkilerdeki otoriteyi ise tedirgin etmektedir. Sanal otoritenin yavrusunu yemesi ile sonuçlanan bu durum, hakimiyetin kaybedilmesi korkusundan kaynaklanmaktadır.
İnsanların fıtri olan korunma, bakılma ihtiyacı, yani “baba-aile otoritesi”ni ortaya çıkaran zaruret, feodal dönemlerde yönetsel bir metoda dönüşerek Patrimonyal Yönetim/Baba Kral olarak karşımıza çıkmaktaydı. İstismar düzenlerinde yaygın olarak kullanılan “baba otoritesi”, insanları, kendi hayatlarının başrol oyuncusu olduğu fikrine yabancılaştırır ve başkalarının vesayeti altında, başkalarının saçmalıklarına hizmet eder halde ömürlerini sürdürmeleri sonucunu doğurur.
“Devlet baba”, “Anavatan”, “baba patron”, “çok baba adam: Babuş” tamlamaları birer metafordur. Soyut olanla somut olan arasındaki geçişleri ve bağları kurmada, düşünmede kullandığımız bir metafor. “Baba”, insan zihninde engin merhamete karşılık gelen güven duygusunun mücessem halidir. Babayı somutlamak açısından bir yeryüzü şekliyle tasvir edecek olsak, heybetli dağların gölgesinde uçsuz bucaksız bereketli ovalar gelir insanın aklına, emin belde, aile… Bakın şair “anavatan” metaforu için nasıl bir mısra kuruyor:
“…Bize yalnız, oğulları asılmış bir kadının memeleri ve boynu itimat telkin eder…”
İrade beyan edebilecek yeterliliğe erişmiş olan yetişkinlere Allah, çıktıkları yumurta kabuğunu unutmamalarını öğütler. Yeni yetmelere, kendi kendilerine yetemez çağa ulaşmaları halinde ebeveynlerine “öf” dahi dememelerini salık verir. Ailenin insan ruhundaki derinliğini anlatacak değilim. İnsan ruhunun derinlerinden gelen bu duygunun “istismar”ına değineceğim sadece…
“Baba” ile başlayan bir metaforun zihnimizde yayılacağı alanın genişliğine ve derinliğine değindikten sonra bu alanın merkezine oturtulacak “devlet” ya da “patron” imgelerinin nerelere egemen olacağı izahtan vareste olmalı bu dakikadan sonra…
Feodal zamanlar bitti. Modern ya da post-modern zamanlardayız ve “şimdi” bizim asıl konumuz. Şimdi ne oluyor?
“Eğitim şart!” yoluyla ilk önce babamızın zannettiğimiz kadar çok şey bilmediğinden yoldan çıkarak, “baba otoritesi”nin öğretmenlere kayması, bunun üzerinden bilimum kurgusal kurumların elinde “sahte baba” figürleriyle işleyen yönetim mekanizmalarının kurbanlarına dönüşmemizle sonuçlanıyor. Baba imgesinin işgaliyle kurulan “sahte babalık krallığı”nın tebasına sunduğu ise güvensizlik, acı ve kimlik krizi/maskelerden başkası değildir. Buna da “paternalizm” diyorlar; itimat telkin eden canavar…
“…(‘Özgürlükçülüğün Babası’) John Locke’un kuramlarıyla ilgili ana sorun, patrimonyalizmin maddi temelleri bir kez yıkılınca, aile dışındaki yetişkinlerin daha özgür olacağı inancıydı. Lock’un ve diğer liberal idealistlerin göremediği şey, madden yıkılan bir kurumun manen yeniden oluşturulabileceğiydi: Babaları ve patronları, babaları ve liderleri aynı zincirin halkası yapan metaforlar bunun örneğidir. Paternalizm (modernizm), patrimonyalizmin (feodalizm) gerçekleştirmiş olduğu şeyi yeni bir araçtan yararlanarak gerçekleştirmeye girişti: Aile dışındaki iktidarı, aile içi rollere dayanarak meşrulaştırmak…” (Richard Sennett; ‘Otorite’)
Kurumsal firmalarda çalışanlar kendilerine “kurum kültürü”, “ailenin bir ferdi olmak kültürü” adı altında empoze edilen bu tanımlamaları iyi niyetli okumalarla içselleştirirler. Bu tür insanlarda, “Otorite olmadan hayatımızı nasıl sürdürürüz?” düşüncesi derin kaygılara yol açar (Paulo Ferıere; ‘Ezilenlerin Pedagojisi’). Bu duygunun mağlup edilmemesi her geçen gün insanı otoriteye biraz daha bağımlı kılar. Otoritenin itici ve soğuk yüzünü örtmek için soyut birtakım örtülere ihtiyaç vardır. Devlet gibi soyut kavramlarla insanlar üzerinde devam eden bu hakimiyet bir nevi görünmezlik kazanır. Güneş ışığının yıldızları örtmesi gibi bir şeydir bu. Güneş somuttur ama ışığı soyuttur.
Nihayetinde yeryüzü bir cennet değildir ve özgürce yaşamanın bir bedeli vardır. Rüzgarın yakıcılığına, güneşin kavuruculuğuna, yırtıcıların saldırılarına maruz kalacak bir hayat, özgürlüğün bedelleri arasındadır. Yaşadıkları kültür havzası sebebi ile kara kavruk dağların içersinde başka insanlar tarafından tasmalanmadan hayatını sürdürenlerin fotoğraflarına baktıkça, modern hayat diye bize sunulan basit nimetler karşılığında kabullenilen kölelik, en derinimizde canımızı her geçen gün biraz daha acıtmaktadır. Kadir kardeşimin merhum Ceylan’ın evinde misafir kalması, çektiği fotoğraflar çok şey anlatıyor özgürlüğü okumasını bilene…
Kara kavruk dağlar…
Uçmaması için taşlarla tutturulan muşambalı damlar…
Yarı kırık iç kapılar…
Yarı boyalı camlar…
Ama alabildiğine özgürlük….
Peki dedim; “madem seni bu kadar rahatsız ediyordu, neden bu güne kadar bekledin işi bırakmak için?”
Emekli olabilmek için yasalarla belirlenen bir süre gerektiğini söyledi. Yasaların belirleyiciliği ve insanlar üzerindeki “otorite” etkisi ayrı bir yazı konusu olacak kadar geniş bir meseledir herhalde. Yasa koyma hakkı? Yasaların meşruiyeti? Yasalarla tasmalanan insanlar!…












