Şebnem Korur Fincancı
Bu yazıyı 1 Nisan’da yazıyorum. Siz bugün okuyacaksınız. Ama bu tarih, yalnızca bir takvim günü değil. Pandemide kaybettiğimiz sağlık çalışanlarını anmak için başlattığımız bir hafıza pratiği -ve o dönemde yaşananların ne anlama geldiğini yeniden sormak için bir eşik. O gün, alkışların yükseldiği, “kahramanlık” söylemlerinin dolaşıma girdiği, ama aynı zamanda sağlık çalışanlarının en korunmasız bırakıldığı dönemin de simgesi. Tam da bu eşikte, bir gün önce Türk Tabipleri Birliği İnsan Hakları Kolunun düzenlediği, tıbbi tarafsızlığa dair söyleşide Sevgili Nasır Nesanır’ın kullandığı nekropolitika kavramını da anmadan edemedim.
Pandemi, yalnızca bir virüsün değil, bir sistemin sınandığı bir andı. Kimin korunacağına, kimin riske atılacağına dair kararların hızla alındığı bir dönemdi. Ve o dönemde sağlık çalışanları, toplumun en kritik işlevini yerine getirirken, aynı zamanda en fazla maruz bırakılan, en az korunan gruplardan biri oldu. Bugün o günlere dönüp baktığımızda şu soruyu sormadan edemiyoruz: Bu ölümler gerçekten kaçınılmaz mıydı?
Bu noktada Achille Mbembe’nin ortaya koyduğu ve savaşlarda sağlık hizmetlerinin bilinçli olarak hedef alınmasını, “artık nüfus” ile gözden çıkarılan insanlığı tartışırken kullandığımız kavram, yaşadıklarımızı anlamak için çarpıcı bir çerçeve sunuyor. Evet, Foucault’nun yaşamı düzenleyen ve “Ölüme terk etmek” ile sınırladığı biyopolitika kavramından biraz daha sert bir duruma, ölümün aktif olarak organize edilmesine dair nekropolitika pandemide yaşananları daha iyi açıklayabilir belki.
Mbembe, modern iktidarın yalnızca yaşamı düzenlemediğini, aynı zamanda ölüm üzerinde de karar verdiğini söyler. Daha da önemlisi, bazı hayatların korunmaya daha az değer görüldüğü, hatta yaşama imkanlarının sistematik olarak ortadan kaldırıldığı alanlar yaratıldığını vurgular. Bu, yalnızca savaş alanlarında değil, gündelik hayatın içinde, kurumların işleyişinde, politik tercihlerde karşımıza çıkar.
Pandemide sağlık çalışanlarının maruz kaldığı koşulları bu çerçevede yeniden düşünmek gerekir. Yetersiz koruyucu malzeme, aşırı çalışma yükü, belirsizlik, tükenmişlik… Bunlar birer “talihsizlik” değil, belirli bir önceliklendirme rejiminin sonucuydu. Yaşamı koruyanlar, kendi yaşamları açısından ikinci plana itildi.
Bugün ise tablo değişmiş değil -sadece görünümü değişti. Sağlıkta şiddet artık istisnai bir olay değil, neredeyse sistematik bir risk haline gelmiş durumda. Hekimler, hemşireler, tüm sağlık emekçileri yalnızca hastalıkla değil, doğrudan fiziksel saldırıyla da karşı karşıya. Bu şiddetin sürekliliği, cezasızlık algısıyla birleştiğinde, sağlık çalışanının korunması gereken bir özne olmaktan çıkarıldığını gösteriyor. Çalışma koşulları ise ayrı bir başlık: performans baskısı, yoğun hasta yükü, dinlenme hakkının fiilen ortadan kalkması… Sağlık sisteminin sürdürülebilirliği, onu taşıyanların tükenmesi pahasına sağlanıyor. Ve en ağır, en sarsıcı veri: Hekim intiharları.
Bir sağlık sisteminde, yaşamı korumakla yükümlü olanların kendi yaşamlarını sürdüremeyecek noktaya gelmesi, bireysel trajedilerle açıklanamaz. Bu, sistemin kendisine dair bir şey söyler. Hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğüne dair. Bu yüzden pandemi kayıpları, sağlıkta şiddet ve hekim intiharları birbirinden kopuk başlıklar değildir. Aynı yapısal mantığın farklı yüzleridir. Bazı hayatların korunabilir, bazılarının ise gözden çıkarılabilir olduğu bir düzenin yansımalarıdır. Bunları birbirinden kopuk krizler olarak değil, belirli hayatların korunmaya değer görülmediği bir nekropolitik düzenin farklı tezahürleri olarak okumak gerekir.
Bizler 1 Nisan’da anma yaparken, sadece geçmişte kaybettiklerimizi hatırlamıyoruz. Aynı zamanda bugün süren bir tutumu da görünür kılıyoruz. Soru hâlâ aynı: Kimlerin yaşaması için seferber olunuyor, kimler sessizce ölüme terk ediliyor? Çünkü unutmamak gerekir: Çünkü unutmak, yalnızca bir ihmalkarlık değil, bu düzenin sürmesini sağlayan tercihtir.

