Tedirginiz. Diken üstündeyiz. Kalbimiz hep hızlı çarpıyor. Dokunduğumuz yerlerde güller biterken, şimdi dikenler sarmış o yerleri. Yazarken, okurken, izlerken artan korkularımızla hareket ediyoruz. Vicdanlarımız yaralı, vefa duygumuz gitmiş, insan olmanın değerlerini unutuyoruz hızla. Yakınındakilerin ıstıraplarını bir kenara atmış, dünyanın gidişine kayıtsız akılsızlık çağındayız. Böyle düşünmemiz için nedenlerimiz o kadar çok ki. Deprem de bunlardan biri. Ülkemizin her yanı fay hatlarıyla dolu. Sürekli sallanıyoruz. Zaten yapıların çoğu depreme göre yapılmamış ve bina kalitesi bozuk. Buna paralel olarak yıkımlar ve sonuçları da büyük oluyor doğal olarak. Böyle zamanlarda insanın acısına insan koşuyor yine. Dayanışma hep üst safhalarda. Yine böyle zamanlarda anlamsız bir şekilde depremin oluş nedenleriyle ilgili faşizm de hortluyor. Sıkıntı burada.

Anlamakta güçlük çekiyorum gerçekten. Bu kadar enkaz arasından, enkaz altında canlar varken, bazı insanlar bu kadar kötülüğü nasıl çıkarabiliyorlar! Hangi ara bu denli kötü oldular, hangi ara vicdanları körleşti! Irkçılıkla dolu beyinler zor günlerde neden tavan yapar? Özel bir hormon mu salgılar bu dönemde beyinleri! Her deprem sonrası insanlara ayar verip, dinde bile olmayan kavramlarla deprem nedeni yaratmaktan bıkmıyorlar. İnsanlar ölürken bile rahat bırakmıyorlar. Onların en zor günlerinde, salyalarıyla yorum yapan birileri hiç eksik olmuyor. Sahi, uzay çağında bu denli faşistçe düşünceler içinde olmak nasıl bir kafanın yansımasıdır!

İzmir depremi ülkede olan kaçıncı büyük deprem? Neredeyse üç yılda bir yaşıyoruz böyle büyük depremleri. Van, Simav, Gölcük, Düzce, Bingöl, Dinar, Erzincan, Elazığ, İzmir… Kırılan her fay hattıyla birlikte ırkçı ve dinci fay hatları da kırılıyor. İzmir de ne yazık ki bu söylemlerden nasibini aldı. İnsani kaygıların, insani duyguların en çok ortaya çıkması gereken günlerde, nasıl bir ruh hali ile o cümleler kurulur, gerçekten anlamak mümkün değil. Bilinmesi gereken tek şey ülkenin her yanının kırmızı çizgilerle dolu olduğu. Bunu da bilim insanlarının çizdiği haritalar üzerinden görüyoruz zaten. Durum bu denli ortadayken ve denli açıkken…

1939 yılının son günlerinde olmuş Erzincan’da deprem. 3 Ocak 1940 yılının Tan Gazetesi’nde depremzedelerin açıklamalarını görmüş ve not almıştım. “Çocuğumu ölü çıkardılar. / Çıplak ayakla bastığım kar, yaralı vücudumu donduruyor. / Yanan evimin ateşinde ısınmaya çalışıyorum.” 1940 yılından bugüne her facia sonrası çıkan ses hep böyle. Soma’daki madencinin; “çizmemi çıkarayım mı, sedye kirlenmesin” diyen utangaç sesi, “oğlum yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı” diyen Ermenekli annenin gözyaşları…

1939 Erzincan depremi ve Tan Gazetesi demişken, 2 Ocak 1940 tarihli Tan gazetesinin ilk sayfasında Nazım’ın da bir şiiri vardır. Nazım’ın Kara Haber isimli şiirini ilk sayfasından verir gazete. Erzincan depreminden çok etkilenmiştir Nazım ve şiirin sonuna; “Kesemde verecek şeyim yok, ancak yüreğimden verebildim.” açıklamasını koyar. “Uyanıp kaçamadılar/ Kuş olup uçamadılar,/ Açıldı kuyular kimse inemez/ Erzincan beygiri rahvandır amma/ Ölüler ata binemez, Yan yana sırt üstü yatan ölüler…”

İnsanlar sayı değil. O binalarda ölen her insanın bir hikâyesi, enkaza gömülen yaşamları, biriktirdikleri anıları var. Geleceğe dair düşleri, yapmak istedikleri, yapacakları… Depremin günahla, sınamayla, sınanmayla, ilahi uyarıyla alakasını arayanlar kendilerini mağaraya kapatıp inzivaya çekilmeliler. Belki vicdanlarına ilahi bir ışık düşer de fay hatlarının geçtiği yerleri, oralara konut yapılmasının önünü açanları, kaçak yapıları teşvik edenleri görmeleri kolaylaşır. Çocuk tacizcilerini, kadın cinayetlerini, müridine tecavüz edenleri, masum insanları dolandıranları, yıkılan kamu binalarını yapanların hırsızlığını görür de utanır bir parça. Her faciadan sonra üzülen, ağlayan ve utanan yine enkazın altında kalanlar, faciayı yaşayanlar ve vicdanını kaybetmeyenler oluyor. İyi ki o kötü, o ırkçı seslere inat, dayanışmayı büyüten ve kenetlenen bir halkın iyilikle ısıtan sesi hiç dinmiyor. İyi ki her türlü zorluğa, her türlü korkuya rağmen birbirini tutan eller eksilmiyor.

Doğa yasalarının yönünü değiştirmek, onları tarafsızlaştırmak, yok etmek mümkün olmadığına göre; akılla, bilimle bunun önüne geçmenin yollarını oluşturmak zorundayız. Yol belli, yöntem belli. Kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dayattığı kâr hırsı, talan ve yağmanın sonuçlarını yaşıyoruz her çağda. İnsanların yaşam biçimleri, yaşam kaliteleri, ruhsal sarsıntılarının tümünü belirleyen bu büyük kâr hırsı ne yazık ki ırkçılığı da kapımıza kadar getirmiş ve pimini çekerek önümüze bırakmıştır.

Yoksulun yoksula saldırdığı, yoksulun yoksula satır çektiği, lanet okuduğu, küfür olarak yağdığı günler yeni değil. O zamanlar nasıl aşıldıysa, nasıl üstesinden gelindiyse yine öyle olacaktır. Yeryüzünde gezen hayaletler iyilerinki. O hayaletler İzmir’deydi en son.