Diyarbakır’da patron örgütlerinden sendikalara, Baro’dan insan hakları kuruluşlarına 99 örgütün hükümete “operasyonlara son verme”, PKK’ye eylemsizlik çağrısı yapması; yanı sıra “Tüm tarafların sürece dahil edilmesi”ni istemesi, PKK’den “Ateş kes beklentisini” artırırken, hükümetten de “Operasyonlara son verilmesi” doğrultusundaki beklentiyi de artırmıştır.
Asker cenazelerinin artması ve cenazelere gösterilen tepkilerin giderek hükümeti de hedef alan bir karakter kazanacağının ipuçlarının oraya çıkması da hükümetin girdiği yolun çıkmaz olduğu düşüncesinin yayılmasına güç kazandırmaktadır. Nitekim hükümete yakın kimi çevrelere (Basın, liberaller ve kimi tarikatlar) kadar, “Acilen ateş kesilmesi” ve bir biçimde “Öcalan ve PKK’nin de muhatap alınması” düşüncesini de güçlendirmektedir.
Aslına bakılırsa; toplumun her kesiminde az çok olup biteni izleyenler arasında; “Acilen bir ateşkes olmazsa bir Kürt-Türk çatışması kaçınılmaz olacak” düşüncesinden kalkarak, bir “Ateşkesin acilen gündeme alınması gerektiği” konuşulmaktadır.
Ancak Başbakan Erdoğan ve hükümetinin; toplumun çeşitli kesimlerinin beklentisinin tersine; savaşı kışkırtarak ve sorun çözümünde Kürt direnişini tasfiye edecek bir “çözüm”de ısrar edeceği anlaşılmaktadır. “Üçlü mekanizmaya” yeni yükümlülükler yükleyerek, sürekli vurgu yapılması bu çıkmaz yolda ısrarın bir ifadesidir. Dahası, Erdoğan-Obama görüşmesinin hemen öncesinde yapılan MGK’da, üçlü görüşmenin bölgeye bir NATO müdahalesine götürülmesi gerektiğinin tartışıldığını gösterir belirtiler de ortayla çıkmıştır. Dünkü Vatan gazetesinin haberinde de belirtildiği gibi; Erdoğan “Nasıl Afganistan’da biz NATO ile birlikte mücadele ediyorsak NATO da bu bölgede, (Kuzey Irak kastediliyor) bizimle birlikte mücadele etmelidir” diyor.
Öyle anlaşılıyor ki, Obama ile Erdoğan Toronto’da bölgeye NATO gücü gönderilmesi görülmüştür. Obama-Erdoğan görüşmesinden sonra, “Üçlü mekanizmaya istihbarat paylaşımı ötesinde bir rol yüklemeye” vurgu yapılmasının anlamının da NATO gücü kullanmayı anlatmak için olduğu anlaşılmaktadır.
Peki, ne demektir bölgeye NATO müdahalesi?
Burada sözü edilen NATO gücü, NATO ülkelerine mensup tepeden tırnağa çeşitli silahlarla donanmış askerlerin Kuzey Irak’a konuşlanıp PKK ile Türkiye adına savaşıp, sonra da onu yenilgiye uğratarak, AKP’nin “Kürtsüz Kürt sorun çözümüne” toprağı hazırladıktan sonra bölgeden ayrılacak bir güç müdür?
Erdoğan ve Başbuğ’un tariflerine bakılırsa; böyle siyasetsiz, amaçsız sadece bir NATO üyesine yardım ve barışı sağlama gibi “Kutsal, yüksek değerlerle donanmış bir güçten” söz ediyorlar. Ama NATO, bilindiği gibi; genel olarak batı emperyalizminin, özel olarak da ABD’nin dünya egemenliği stratejisini sağlamanın gücüdür ve bu güç, gittiği hiçbir yere barış götürmemiştir. NATO’nun son marifeti ise, Yugoslavya ve Afganistan’dır!
Eğer Türkiye Kuzey Irak’a NATO’nun girmesine vesile olacak bir çağrı yaparsa (Bu çağrının Obama ile görüşmede yapılmış olma ihtimali güçlüdür); bu Irak’ta ABD’nin başaramadığını bu sefer NATO üstünden daha çok da Türkiye’nin askeri katkısıyla çözmek için bir girişim olacaktır. Dahası bu güç, bir kez bölgeye girdikten sonra bir daha gitmemek için bölgedeki tüm çelişmeleri gıdıklayacak; İran’la ve El Kaide ve öteki şeriatçı odaklarla olduğu kadar antiemperyalist güçlerle de bir savaşın, Rusya ile çatışmanın merkezine dönüştürecektir Kuzey Irak’ı!
Bu, Ortadoğu’ya, dünyaya, insanlığa yapılmış en büyük kötülük olacaktır.
Bütün bunların da ötesinde bölgeye NATO gücü isteminin Türkiye’yi dünyanın gözünde kendi sınırlarını bile koruyamayan aciz, kendi sorunların çözmek için NATO’ya bel bağlayan bir “hasta ülke” derekesine düşürecektir. Yani Tayyip Erdoğan’ın koca yeni Osmanlı imparatorluğu adayı ülke NATO’nun eline düşmüş olacaktır!
Ama işin trajik olan yanı; Kürt sorununu kendi Kürtleriyle konuşarak çözme gibi basit ve anlaşılır yollar yerine, sorunu ABD ile “üçlü mekanizma”yla çözmeye kalkan Türkiye’yi yöneten güçler, Afganistan kategorisinde bir ülke olma derekesine düşürmüşlerdir Türkiye’yi.
Ötesi boş laftan ibarettir!
Evrensel
