AKP iktidarıyla birlikte ortaya çıkan ve dikkatlerden kaçırılarak göz ardı edilmeye çalışılan bir çelişki var. Muhafazakârlık bu dönemde yükselerek siyasal ve toplumsal alanda hızla yayılırken öte yandan liberalizm karşısında bir çözülüş evresine de girdi. Liberalizm karşısında çözülen muhafazakârlık, topluma yayılırken beraberinde liberal değerleri de taşıyor. Tutum ve davranış olarak hala muhafazakârlığı bağlı insanların zihinleri liberal düşünce kodlarıyla dönüşüme uğruyor.
Muhafazakârlıkla liberalizmin birlikteliği aslında Türkiye’ye yabancı bir durum değil. Cumhuriyet tarihinde statükoya karşı muhalefet etmenin yolu çoğunlukla liberalizm oldu. Tek parti iktidarına karşı ilk muhalefet girişimi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da bizzat Atatürk tarafından kurdurulan Serbest Fırka’nın da tüzükleri liberal fikirlerden oluşmuştu. O dönemde ülkede liberal bir toplumsal kesim yoktu. Ancak her iki partinin de CHP iktidarı için bir tehdit olarak görülüp kapatılmasının ardında yatan neden muhafazakâr olarak adlandırabileceğimiz geniş halk kesimlerinin bu partilere gösterdiği ilgi ve yapılacak ilk özgür seçimlerde iktidara gelme ihtimalleriydi. İslamcılığın ve muhafazakârlığın gericilik olarak adlandırılıp entelektüel anlamda tamamen değersizleştirildiği bir dönemde CHP’ye muhalefetin meşru söylemi liberalizmde bulunmuştu. O dönemde İslamcılıkla muhafazakârlık arasındaki ayrım günümüzdeki gibi net bir ayrım değildi elbette. Gerçi Yahya Kemal, Peyami Safa, A. Hamdi Tanpınar, İ. Hakkı Baltacıoğlu gibi kimi isimlerin kurmaya çalıştığı entelektüel bir muhafazakârlık vardı ama bunun halk nezdinde bir karşılığı yoktu.
Demokrat Parti iktidarı hem muhafazakârlığın toplumsal bir karşılık bulmasında hem de liberalizmle daha yakın bir ilişkiye girmesinde önemli bir dönem teşkil eder. CHP döneminde siyasal alandan dışlanan ancak DP iktidarı döneminde siyasal hayatta daha fazla yer almaya başlayan toplum kendini muhafazakâr bir ideolojik zemin üzerinde konumlandırdı. Kemalist modernleşme yönteminin başarısızlığı ve ilk serbest seçimlerde CHP’nin iktidarı kaybetmesi nedeniyle DP iktidarı da halkın modernleşme sürecine katılmasının muhafazakâr bir yolla yapılabileceğini görmüştü.
Osmanlı’da modernleşme hareketlerinin başarılı olamamasının önemli bir nedeni kapitalistleşmenin gerçekleştirilememiş olmasıydı. Çünkü Osmanlı aydını modernleşmede önceliği kapitalistleşmeye değil, bir millet inşa etmeye vermişti. İmparatorluk içerisinde ve feodal bir düzende kapitalizmin gerçekleşmeyeceğini görüyorlardı. İster Genç Osmanlıların bir Osmanlı milleti inşa etme çabası olsun, isterse de Jön Türklerin bir Türk milleti yaratma çabası olsun modernleşme de önceliğin millet oluşturmaya verildiğinin göstergesidir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kapitalistleşmenin önündeki en önemli engel olan imparatorluk yıkılmış ve yerine bir ulus devlet kurulmuştu. Cumhuriyeti kuran kadro daha cumhuriyet kurulmadan İzmir İktisat Kongresinde liberal politikalar uygulama ve ülkeyi kapitalizme açma konusunda Batılılara garanti vermişti. Ancak 1920’lerin sonlarında bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz kongrede alınan kararların uygulanmasını engelledi. Krizle birlikte liberal demokrasinin artık bittiği bile konuşulmaya başlanmıştı. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa’nın İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların uygulanması konusunda Ankara hükümetine bir baskı yapma imkânı da kalmamıştı. Ekonomik krizin CHP’nin işine fazlasıyla yaradığı söylenebilir. Çünkü yeni devletin kurulmasıyla birlikte tek parti iktidarına karşı büyüyen tepkiler, çıkan isyanlar ve oluşan muhalefetten dolayı liberal bir özgürlük ortamını gerçekleştirmek istemeyen, kendi kontrolü dışındaki bir özel teşebbüsten rahatsızlık duyan, besleme burjuvanın dışında toplum içinden bir burjuva sınıfının çıkmasına karşı olan ve bütün bunları kendi iktidarı için bir tehdit olarak gören CHP kongrede alınan karaları rafa kaldırdı. Liberal kapitalizm yerine o yıllarda yükselen tek parti yönetimlerinin hâkim olduğu ülkelerde uygulanan korporatist ekonomi modeline geçildi. Böylece modernleşmede önceliğin kapitalistleşmeye değil, Jön Türklerden beri devam eden bir millet oluşturmaya verildiği anlayış devam etmiş oldu. Ancak bu dönemde millet oluşturma düşüncesinin yanına bir de toplumu radikal bir biçimde laikleştirme yöntemi de eklendi.
II. Dünya Savaşı faşizmin yenilgisi ve liberal demokrasinin zaferiyle sonuçlandı. 1930’larda gözden düşen liberal ekonomi dünya üzerinde yeniden egemenliğini kurdu. SSCB’nin Türkiye’yi işgal etmesinden korkan, ortaya çıkan iki kutuplu dünyada kendisine yer arayan Türkiye Batı bloğunun yanında yer almak durumunda kaldı. Ülkeye demokrasiyi getirmek için çok partili hayata geçildi. Yapılan ilk serbest seçimlerde Demokrat Parti iktidara geldi. Halkın oylarıyla iktidara gelen DP halkı modernleşme sürecine sokabilmek için onu kapitalistleştirme yolunu seçti. Türkiye’de modernleşmenin bir aydın tavrı olmaktan çıkıp topluma yayılmaya başlaması işte bu noktada başlar. Modernleşme çabasının bir ulus yaratma önceliğinden çıkıp, kapitalist bir toplum yaratma önceliğine geçtiği nokta… DP ile birlikte başlayan dönem Türkiye’nin modernleşememesini onun kapitalistleşememesine bağlayan teorileri haklı çıkaracak bir seyir izlemiştir. Çünkü İttihatçılardan bu yana bir türlü kitleselleşemeyen milliyetçilik bu dönemde kitleselleşmiş, milliyetçi muhafazakâr ideoloji ve siyaset toplumsal alana egemen olmaya başlamıştır. DP tıpkı bugünkü Ak Parti gibi İslamcı bir parti değildi. Zaten partinin önemli isimleri CHP’den ayrılarak DP’yi kurmuşlardı. DP bir yandan komünizm korkusu bir yandan da içerideki statükoya karşı Batılı ülkelerin desteğini alabilmek amacıyla liberal politikalar uygulamaya başladı.
Türkiye’de cemaatlerin siyasete dâhil olması da bu dönemde başlamıştır. Geleneksel ve tasavvufçu bir din anlayışından beslenen ve hem bu din anlayışı hem de ehlisünnetin tarihsel tecrübesi(zliği) nedeniyle İslamcı bir siyaset üretme bilgi ve birikimine sahip olmayan bu muhafazakâr yapılar, DP ile birlikte ortaya çıkan söylemi kendi politik söylemleri olarak benimsediler. DP’nin ezanı yeniden Arapça okutmaya başlatması, katı laiklik politikasına son vermesi, Müslüman halka dönük baskıyı ortadan kaldırması ve CHP’nin merkezin dışında bırakmaya çalıştığı halkı yeniden sisteme dâhil etmeye çalışması cemaatleri sisteme eklemlerken onların siyasal alanda bir aktör haline gelmesini de beraberinde getirdi. Devlete ve sisteme karşı bir duruş geliştirmeksizin, CHP tarzı politikaya ve politikacılara karşı çıkıp sağ partilerin resmi ideolojinin sağcı bir yorumunu oluşturmalarına ve bunu topluma kabul ettirmelerine yardımcı oldular. Tek parti zihniyeti içinde kendilerine yaşama imkânı bulamayacaklarını gören; ancak ulus devlete de bir cevap üretemeyen cemaatler yaşama imkânlarını sağcılaşmakta buldular. 1960 sonrası Türkiye’de, güçlenen sol karşısında sosyalizmle mücadelede devletin yanında yer almaktan da geri durmadılar.
Bütün bu süreç kendi çelişkilerini de beraberinde getirdi. Oluşan bu siyasi söylem ve pratikler cemaatlerin kendi iç formasyonuyla örtüşmüyordu. Hem Müslüman olup hem sağcı hem milliyetçi hem devletçi olmak arasındaki çelişkiler tamamen gizlenemiyordu. Bu çelişkileri görmezden gelebilmeyi sağlamak için de takiyye yolunu seçtiler. Ortaya çıkan çelişkiler aslında dönemseldi. Devleti ele geçirinceye kadar gerçek niyetler gizlenmeliydi. Cemaatler ürettikleri tüm çelişkilerini takiyye yoluyla mensupları nezdinde meşrulaştırmayı başardılar. Oluşan bu siyasi kimlik aynı zamanda cemaatleri modernleştirerek kültürel bir kimlik haline de geldi. İslamcılığı öteleyerek muhafazakâr bir kimliğe sahip çıkma aynı zamanda onları modernleşmeye de eklemleyerek İslamcılıktan tamamen uzaklaştırdı. Türkiye’de Müslüman halkın devleti, milleti, bayrağı, vatanı kutsallaştıran zihin yapısı muhafazakâr modernleşme yoluyla oluştu. Modernleşme cemaatleri takiyyeden vazgeçirmedi. Cumhuriyetin ilk yıllarında hiçbir siyasal projeye sahip olmayan bu yapılar, modernleşme sonucu ortaya çıkan bu fikirleri devleti ele geçirdiklerinde devleti dönüştürmek için kullanacakları paradigma olarak gördüler. Demokrat Parti’den bu yana Adalet Partisi, MSP, ANAP, DYP, Refah Partisi gibi sağ-muhafazakâr partiler cemaatler tarafından desteklendi. 12 Eylül askeri darbesi bile sola karşı yapılmış bir darbe olarak bu kesimlerden destek gördü.
2002 yılında Ak Parti’nin iktidara gelmesi cemaatler açısından bir dönüm noktası oldu. Önceki dönemlerde oyları farklı sağ partilere kayan cemaatler ilk defa aynı partiyi destekleyerek bir anlamda aralarında siyasi bir konsensüs yapmış oldular. Öyle ki bu konsensüs, önceleri aralarında anlaşmazlıklar bulunan, birbirlerini eleştiren cemaatleri bile ittifak noktasına getirdi. En büyük dönüm noktası ise 1950’lerden beri beklenen devleti ele geçirme hedefinin gerçekleşmiş olmasıdır. İki dönem boyunca tek başına iktidarda olan bir parti aracılığıyla yapılan siyasi kadrolaşma ve Ergenekon’un tasfiyesi sayesinde devlet bürokrasisinde büyük bir güç haline geldiler. Özellikle Gülen cemaatinin Emniyette, Milli Eğitim Bakanlığı’nda, başta TRT olmak üzere pek çok kurumda önemli ölçüde kadrolaştığı görülmektedir. Yine cemaatler özel okulları, dershaneleri, üniversiteleri, hastaneleri, finans kurumları, fabrikaları, büyük sermaye sahibi mensupları, bunların kurduğu MÜSİAD ve benzeri kuruluşları ve elbette ki büyük medyasıyla devasa bir ekonomik güç haline geldiler. Bu ekonomik güç 28 Şubat’ın yerle bir ettiği Yimpaş, Kombassan gibi şirketlere de benzemiyor. Oyunu kapitalizmin kurallarına göre oynayan, küresel sermayeyle işbirliğine giren ve ayağını yere sağlam basan bir güç. Cumhuriyetin besleme burjuvazisine meydan okuyabilen bir yeşil sermaye var artık. Küresel kapitalizmin bütün gereklerini yerine getiriyorlar. Ak Parti’nin sorumsuz özelleştirme politikalarına, ülkenin değerlerinin küresel sermayeye satılmasına ve ülke insanının küresel patronların işçisi haline getirilmesine seslerini çıkartmıyorlar. Çünkü kendileri de bu süreçten besleniyorlar.
Peki, devleti ele geçirdiklerinde kuracakları İslami düzen hülyalarına ne oldu? Bu hülyalarını daha ne kadar erteleyecekler. Takiyye yöntemi geçer akçe olmaya daha ne kadar devam edecek? Başbakanlığı, cumhurbaşkanlığını, sivil bürokrasiyi, yargıyı kısacası devleti ele geçirenler İslami düzeni ne zaman kuracaklar? Aslında Ak Parti iktidarı özelde takiyye yönteminin genelde ise muhafazakâr mantığın sonunun başladığı bir dönemdir. Yıllardır mensuplarını “altın bir gelecek” vaadiyle oyalayan cemaatlerin ve partilerin samimiyetsizlikleri gün gibi ortaya çıkmıştır. Geleceğe dönük hiçbir hazırlıklarının ve projelerinin olmadığı açık ve net bir şekilde görülmektedir. Cemaatlerle hiçbir yere varılamayacağını yıllardır dillendirenlerin; hatta cemaatlerin Türkiye’de İslamcılığın önündeki en büyük engel olduğunu söyleyenlerin haklılığı artık görmezden gelinemeyecek kadar açıktır.
Ulus-devletin yerine nasıl bir siyasal yapıyı öngörüyorlar; kapitalizme, sekülarizme, liberal demokrasiye, ulusçu ideolojilere karşı İslami cevapları nedir? Gelinen nokta cemaatler için takiyye yönteminin kendisini bir takiyye haline getirdi. Eskiden sistemle barışık gözükerek takiyye yapıyoruz, gerçek niyetimizi gizliyoruz diyenler, bugün sistemle gerçekten de barıştılar. Ancak bu sefer de sistem karşısındaki yenilgilerini gizliyorlar. Hala kendi mensuplarına gizli gizli geleceğe dönük vaatlerde bulunarak, sisteme cevap üretme noktasındaki başarısızlıklarını, projesizliklerini, sisteme karşı alternatif bir model koyamamalarını gizliyorlar. Bu şekilde zaman kazanmaya çalışıyorlar. Yıllarca boş vaatlerle aldattıkları insanlar yeni sürece tamamen adapte oluncaya kadar bu yeni takiyye de devam edecek. Liberal değerler tüm muhafazakâr kesim tarafından kabullenildiğinde artık gizlenecek bir şey kalmayacak. Eski söylemler, eski vaatler iktidara gelmiş olmanın rehavetiyle unutulup gidecek. Bu liberalleşmeyi, bu kapitalistleşmeyi muhafazakâr kesim nezdinde meşrulaştıracak bir dilin de üretilmesi de gerekiyor. Özellikle liberal aydınların da katkısıyla yeni bir dil üretmeye başladılar. Örneğin Anadolu sermayesinin İstanbul sermayesinden farklı olduğunu söylüyorlar. Onların ekonomiye kendi inançlarını, kendi değerlerini kattığını, kazandığını dışarıya değil, kendi ülkesine ve insanına kazandırdığını, ticaretinde ahlakı ve adaleti gözettiğini söylüyorlar. Bu dil gerçeklerle örtüşmeyen, pratikte hiçbir karşılığı olmayan soyut bir söylem. Çünkü sermayenin dininin ve ahlakının olmadığı evrensel bir gerçekliktir. Ak Parti döneminde sosyal adaletsizliğin, yoksulluğun, zengin ile yoksul arasındaki gelir uçurumunun sürekli artması bunun en somut göstergesi. Aslında değişen tek şey yeni burjuvazinin kendini tanımladığı kimliktir.
Küreselleşmenin aydınlanma döneminden bu güne devam edip gelen modernliğin yeni bir aşaması olduğu söyleniyor. Bir yandan sömürgecilikle birlikte üçüncü dünyayı modernleşmenin dışında tutan öte yandan da kendi iç sorunu olarak gördüğü sosyalizmle mücadele eden modernlik bugün tüm dünyayı kapitalizmin pazarı haline getirdiği yeni bir evresini yaşıyor. Bu yeni evrenin temel değeri neo-liberalizm. Türkiye’de cemaatler modernliğin klasik dönemine muhafazakâr bir yolla eklemlenirken, bu yeni evreye ise neo-liberal kodlar üzerinden eklemleniyor. Şu anda kimse farkında değil ama bu durum cemaatlerin klasik yapılarında da önemli değişikliklere yol açacak belki de cemaat yapılarını flulaştıracak bir süreci de beraberinde getiriyor. Liberalizmin bireyci yönü cemaatçiliğin bireyi kendi potasında eriten yapısıyla nasıl uzlaşacak? Bireycileşen dindarların cemaatleriyle ilişkileri nasıl olacak. Bu süreçte cemaat-birey ilişkisi bizim şu anda kestiremeyeceğimiz bir duruma evrilecek. Ya cemaatler işlevlerini yitirecek ya da kendine farklı bir rol üretecek.
