Türkiye-Brezilya ilişkilerinde ABD yönetimini sinirlendiren bir özellik var. Her ne kadar İran üzerinde denetim ve baskının yeni bir biçimi olarak değerlendirilse de, bu ilişkinin kendisi Amerika’nın politikalarıyla çelişme eğilimi gösteriyor. Küçük bir noktada: ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, İran’ın nükleer çalışmaları konusunda Brezilya ile ciddi görüş ayrılıkları olduğunu açıkladı. Aynı türden bir görüş ayrılığı Türkiye ile de var. Brezilya gezisini sürdüren Recep Tayyip Erdoğan, Clinton’un sözlerinden hareketle, bir “Batı genellemesi” yaptı ve Sarkozy’yi hedefe koyarak samimiyetsizlik suçlamasında bulundu. Yalnız şöyle bir şaşkınlığı da görmek için çok fazla derinden bakmaya gerek yok. Başbakan, sanki bu ilişkinin önceden onaylanmışken ve kabul görmüşken şimdi eleştirilmeye ve önünün kesilmeye çalışıldığı düşüncesini yansıtıyor. Samimiyetsizlik dediği bu.
Gerçekten ABD ve Avrupa, İran’a yönelik olarak diplomatik yolların da kullanılabileceğini ilke olarak kabul etmişlerdi. Brezilya ile Türkiye’nin ortak girişimi de bu bakımdan bir imkan olarak görülebiliyordu.
Ancak gelişmeler, sanki Türkiye ve Brezilya’nın İran’ı kurtarmak üzere bu imkandan faydalandıkları biçiminde bir “denetim dışı gelişme” izlenimi bırakmaya başlayınca tepkiler gelmeye başladı. ABD ve Fransa bunu yüksek düzeyde dile getirdiler.
Şimdi sorulması gereken ciddi sorular şunlardır:
Türkiye ve Brezilya, gerçekten bu arada inisiyatif kullanmaya yönelmişler midir? Başlangıçta öngörülen “alternatif yola getirme” yöntemi rayından çıktı mı?
Diğer yandan, Türkiye ve Brezilya benzeri başka ülkelere de kötü örnek olabilecek bir gelişme mi başlattılar?
Kimi Amerikan stratejik analiz kuruluşları, Türkiye ve Brezilya’nın Washington’dan rol çalmaya çalıştıkları yolunda görüşler ileri sürüyorlar.
Durum gerçekten bu mudur?
Her iki ülke, ekonomik potansiyelleri, bölgelerinde ve dünya üzerinde tuttukları yer bakımından taşıdıkları önem ve yine komşu ülkeler üzerindeki manevi-kültürel etkileri bakımından apaçık kimi üstünlükler taşımaktalar.
Ancak bunu emperyalistlerin denetimi dışında kullanabilmek ve gerek kendi halklarının gerekse komşularının ve diğer dünya halklarının yararına, emperyalistlere karşı bir güç olarak geliştirebilmek için temel bir koşula sahip olmak zorundalar: dayandıkları burjuva tekelci sınıfların bütün etkilerinin kırılması, emperyalizmden bağımsız bir yol izleyebilecek biçimde ayağa kalkmış olmaları.
Bu olmadıkça, oynamak istedikleri her oyun ayaklarına dolaştırılacaktır.
Hem ABD’nin atına binmek, hem de Osmanlı’nın kılıcını sallamak mümkün değildir.
Bu gelişmelerin iç politikada hangi sonuçları doğuracağı ise ayrıca düşünülmelidir.
Evrensel
