Utanmadıktan Sonra Dilediğini Yaz!
Liberal olmak böyle bir şey işte. Politik bir akım olarak ortaya çıktıkları günden bu yana, egemen sınıfların farklı klikleri içinde “kötünün iyisi”ni tutup, halkı da peşine takmak için takla atar, gerçeklere de takla attırırlar. Ta ki, tuttukları lider ya da parti eskiyip artık halkı kandıramaz duruma gelinceye kadar. Sonra bir başkası… Ama bir konuda çok tutarlıdırlar; sömürücü egemen sınıfın tümüne karşı emekçilerin ve ezilen halkın safında yer almak gibi bir “maceracılığa” asla düşmezler.
Aynı üst başlıkla yazdığım ve aynı konuda ikinci yazıyı da yazacağımı belirterek bitirdiğim yazının üzerinden birkaç ay geçti. Bu süre içinde pek çok dostumdan ve bazı okurlardan, haklı olarak, “yazının devamı ne zaman gelecek” diye sorular ve aynı zamanda “Ne oldu? İlk yazındaki tespitleri destekleyecek başka malzeme bulamadın mı yoksa?” gibi ifadeler içeren tepkiler de aldım.
Öncelikle Adilmedya okurlarından bu gecikme için özür dilerim. Sevgili arkadaşım Muhammed Nur Denek, bu siteye düzenli köşe yazmamı istediğinde en azından iki haftada bir yazabilirim diye düşünmüştüm. Diğer işlerim ve sürdürdüğüm görevimle ilgili yoğunluğum bu sözümde durmama pek imkân vermedi ne yazık ki. Ama tek neden bu değil tabii. Sanırım, çok istememe rağmen yazma konusunda biraz tembel olduğumu ya da en azından çok üretken olmadığımı kabul etmek durumundayım.
Fakat “Taraf neye taraf neye karşı (1)”in devamını uzun süre yazmamamın başka bir nedeni daha var. Yazıyı yazdığım dönemde, Taraf’ın başını çektiği çizgiyi savunanların nasıl bir role soyunduğunun, demokrasi güçlerinin, ilerici çevrelerin önemli bir kısmı tarafından henüz yeterince anlaşılmadığını, bu konuda ciddi bir kafa karışıklığı olduğunu düşünüyordum. Ancak yazıyı yazdıktan sonraki gelişmeler, özellikle 12 Eylül Referandumu döneminde yaşananlar, Taraf’ın neye hizmet ettiğini, üzerinde çok yazıp çizmeye gerek kalmayacak denli açık biçimde ortaya koymuştu. Tabii yine de ciddiye almak lazım. Ne de olsa hâlâ hatırı sayılır bir kesim Taraf ve yazarlarının görüşlerini izliyor.
Bu giriş ve açıklamadan sonra konuya kaldığımız yerden devam edelim. Bu arada, bundan sonra yeniden düzenli yazmaya başladığımı da bu vesileyle bildirmiş olayım.
***
12 Eylül’ü, yalnızca birkaç faşist generalin ve onların emrindeki faşist sürülerin kendi başına yaptığı bir vahşet, politik ve sınıfsal nedenlerden bağımsız, başına buyruk psikopat askerlerin tamamen kendi iradeleriyle yaptıkları bir zulüm olarak hatırlamamızı istediler.
12 Eylül’le hesaplaşmayı, Kenan Evren ve birkaç generalin yargılanmasına, daha doğrusu yargılanma ihtimaline indirgememizi istediler.
12 Eylül’ün asıl amaçladığı ve temelini inşa ettiği emek düşmanı neo-liberal politikaları, emperyalizm ve onun işbirlikçisi yerli büyük sermayenin çıkarları için pervasızca devam eden sömürü ve yağma politikalarını, Diyarbakır cezaevinde “Kürt halkı tarihte böyle zulüm görmedi” diyerek hatırlanan, Kürtlere yönelik o insanlık dışı işkencelerle yapılan zulmün bugün başka biçimlerde devam ediyor olmasını, YÖK, zorunlu din eğitimi, gericiliğin devlet eliyle hayatın her alanında örgütlenmesini, önümüze atılan bir-iki kırıntıya kanarak, bütün bunları bir tarafa bırakmamızı ve AKP’nin kendi iktidarını ve 12 Eylül rejimini güçlendirme ve ömrünü uzatma referandumuna “evet” dememizi istediler.
Başta Tarafçılar olmak üzere, solcusundan muhafazakârına liberal çevreler,12 Eylül’le hesaplaşmanın bu politikalara ve bu politikaların bugün iktidardaki uygulayıcısı AKP Hükümeti’ne karşı mücadele etmek demek olduğunu söyleyen biz devrimcilere, “Boşverin! Bu satükoculuk. Bakın, AKP askeri vesayeti kaldırıyor, Kenan Evren’in yargılanmasının önünü açıyor” diyerek, işçi ve emek düşmanlığına, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların yok sayılmaya devam etmesine, tarih-çevre ve doğanın yağmalanmasına, yani 12 Eylül düzeninin de, anayasasının da bugünkü devam ettiricisi olan AKP’nin ömrünün biraz daha uzatılmasına destek olmamızı istediler…
AKP’nin “Kürt sorununa çözüm” diye sunulan “Açılım” politikasının daha baştan beri Kürt hareketini çözme açılımı olduğunu hep söyledik.
Eski generallerin ve Genelkurmay başkanlarının, hatta Kenan Evren’in bile zaman zaman itiraf ettiği gibi geleneksel inkâr politikasının eskisi gibi sürdürülmesi zaten mümkün değildi. O yüzden bugün hangi iktidar olsa, sisteme ve egemen sınıflara hem ülke içinde hem de dış politikada giderek ayak bağı olan Kürt sorununda çözümsüzlük politikasının geleneksel bazı yanları mutlaka değişmek zorundaydı. Tıpkı MHP gibi varlık nedeni ırkçılık ve Kürt düşmanlığı olan bir partinin, idam cezasının kaldırılmasına onay vermek zorunda kalması gibi. Tıpkı DSP gibi milliyetçi, statükocu bir partinin iktidardayken Kürtçe kurslarının açılabilmesi vb. bazı adımları atmak zorunda kalması gibi.
Yani mesele şu ki, dün de, bugün de, olumlu anlamda değişen bir şeyler varsa, bunun kerametini AKP gibi egemenlerde değil, barış ve eşitlik için mücadele eden halkın ve demokrasi güçlerinin mücadelesinde aramak lazım.
Başta Taraf gazetesi ve çevresindeki “liberal çete” olmak üzere, ilericileri ve demokrasi güçlerini AKP’ye yedeklemek için kırk takla atanların durumunun ne kadar zavallı olduğu artık daha iyi anlaşılıyor. Biraz utanmaları olsa, bizzat en büyük demokrasi gücü diye övdükleri AKP’nin ve o pek hayran oldukları Başbakan’ın kendilerini düşürdüğü durum bile arlanmaları için yeterlidir aslında.
Ama liberal olmak böyle bir şey işte. Politik bir akım olarak ortaya çıktıkları günden bu yana, egemen sınıfların farklı klikleri içinde “kötünün iyisi”ni tutup, halkı da peşine takmak için takla atar, gerçeklere de takla attırırlar. Ta ki, tuttukları lider ya da parti eskiyip artık halkı kandıramaz duruma gelinceye kadar. Sonra bir başkası… Ama bir konuda çok tutarlıdırlar; sömürücü egemen sınıfın tümüne karşı emekçilerin ve ezilen halkın safında yer almak gibi bir “maceracılığa” asla düşmezler.
Aslında bunların durumu, hükümetin kültür bakanı Ertuğrul Günay’ın durumuna ne kadar benziyor değil mi? AKP ve Başbakan her fırsatta açık açık, demokrasi isteyenleri, barış isteyenleri, parasız ve bilimsel eğitim isteyenleri, iş ve ekmek için mücadele edenleri, tarihe, doğaya ve çevrenin yıkımına karşı çıkanları “vatan haini” olarak ilan ediyor, tehdit ediyor;
Anadilde eğitim, demokratik özerklik isteyen Kürtlere karşı resmen ırkçı, faşizan bir kışkırtıcılık yaparak, “tek millet, tek dil, tek vatan” edebiyatının en âlâsını yapmaya devam ediyor ama bunlar hâlâ, tıpkı kültür bakanı Günay gibi, “yok, siz ona bakmayın, aslında öyle demedi, öyle yapmadı”, “AKP demokrat, AKP ilerici” diye yalakalık yapmakta ısrar ediyorlar.
KCK davasında, hiçbir meşru dayanağı olmadan yargılanan Kürt siyasetçi ve belediye başkanlarının kendi dillerinde savunma yapmasına bile tahammülü olmayan, 1500 Kürt siyasetçisini ve binlerce Kürt çocuğu içeri tıkan, YÖK gericiliğine karşı çıkarak parasız ve bilimsel eğitim isteyen öğrencilere meydan dayağı attıran, en son asgari ücrete yapılan zam ve meclis komisyonundan geçen torba yasayla işçi ve emekçi düşmanı karakterini bir kez daha kanıtlayan, Kars’ta sanatçı Mehmet Aksoy tarafından yapılan İnsanlık Anıtı’na “ucube” diyerek yıkılmasını emreden, zorunlu din eğitiminin, diyanet işleri başkanlığının ve her türlü ayrımcılığın son bulmasını isteyen Alevileri yok saymaya devam eden, tekellerin kâr hırsı uğruna tarihi ve doğayı katleden HES’lere, nükleer ve termik santrallere ve altın madenlerine karşı çıkanları “vatan haini” ilan eden bu iktidara karşı mücadele etmeyi savunanları “statükoculuk”la suçlayacak kadar kâinatın en akıllı ve en hakiki solcusu olan bu zatı-muhteremlerin düştüğü duruma bakın!
Geçen günkü yazısında kendisine 50 bin liralık tazminat davası açan Başbakan’a sitem eden Ahmet Altan ne demişti: “Hz. Muhammed’in çok sevdiğim bir lafı vardır. ‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”
Ne kadar doğru söylemiş! Utanmadıktan sonra dilediğini yaz!
