Sevgisinden ve merhametinden şüphe duymadığım Tanrıma…
Sevgili Tanrım…
Bugün milattan sonra 22 Ocak 2011 Cumartesi…
Sevgisi ve Merhameti bol Kerim Tanrı’ın Selamıyla/Adıyla
Yeni yılın ilk yazısıyla karşınızdayım. Yaklaşık 1 aydır ara verdiğim yazılarıma kaldığım yerden devam ediyorum. Sizleri beklettiğimin farkındayım, amma ve lakin telafi edeceğim bu boşluğu, emin olabilirsiniz. Şimdi yeni yılla birlikte yeni bir hayat kapımızı çalmadı, noel baba da gelmedi, kimse yeniden doğmadı ve ölüler dirilmedi. Hayat devam ediyor a dostlar.
Hayat devam ediyor etmesine de, ben yeni yıla nasıl mı girdim? Merak edenler buyursunlar…
Yine aziz bir dost ile Taksim’deyiz. Yeni yılın ilk dakikaları. Dur dinle hele, bak neler oldu. Kolundan tutar gibi çağırdım o meydana. Gel dedim, gör bak ne oluyor, bir gör istedim. Aziz dostum da kırmadı sağ olsun geldi.
Hikâyemize devam edelim.
Şimdi şurada bir milyon insan var dostum. Hepsi bir çarkı döndürmek için toplandı, bizi dışarıda tutuyorum, biz gözlemciyiz tamam mı? Tamam dostum.
Üç bin küsur polis, her köşe başında, gelen giden aranmakta. Ve tüketmek üzere orada olanları, çılgınca, hayvanca eğlenmek isteyenler daha rahat olsunlar diye köşelerdeler işte, iyi bak onlara. Bak şu karşıdan gelen insanlara; işte onlar birazdan meydana doğru gelecek, diğerleri İstiklal’e doğru karışacak. Şu elinde hediye çantaları ile dolaşan insanlara da iyi bak ve şu gördüğün birazdan kendisi ile pazarlık yapanla birlikte gidecek, hediye paketi gibi duruyor değil mi? Bak şuradakinin bu olan bitenle de alakası yok, sanırım karnı aç. Bak şu da simit satıyor. Parası olmayan ama çarkın dişlisi olmaktan da geri durmayan o kişiye de iyi bak. Bak şu sokak çocuğunun gözlerine, gördün mü acıyı, sevgisizliği ve şefkatsizliği? İyi bak şurada çılgınca dans edenlere. Şu insanların birbirleriyle olan iletişimine pardon iletişimsizliğine de iyi bak. Bak şu birbirine yabancılaşan ve birbirini gördüğüne, birbiriyle iletişim içinde olduğuna inanan insanlara.
Nasıldı sahi sloganları? İhtiyaçlar sınırsız, kaynaklar sınırlı!
İnsanları hep bu yalanla oyaladılar ya. Bak canımı fazlaca sıkan bir şey daha… Bu gördüğün düzensizlik var ya, işte o, bu sloganı üreten ve besleyenlerin istediği düzen. Yukarıda gördüğün ne varsa bu düzenin, yani düzensizliğin, yani cehennemin diğer adı.
Evet, paraları var veya yok ama cehennemdeler aziz dostum.
Gör bak, bunlar çılgınca tüketsin diye sistemin bunları nasıl koruduğunu.
Daha fazla düzensizlik olsun diye sistemin nasıl da çırpındığını gör bak.
Görüyor musun aziz dostum?
Görüyorum. Hatta şunu söyleyebilirim aziz dostum; “Gördüm gerçeği kalkınca perdeler. Sahi ne güzelmiş şu görünenler.”
İşte böyle dostum. Bunun bir büyük adımını da dünyadaki tüm devletler yapıyor…
Nasıl yani?
Şöyle ki, hani bazen duyarsın, “güven ve istikrara en fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” şeklinde başlayan spot cümleleri.. Ah ne menem bir cümledir bu. Niye daha fazla istiyorlar bu demokrasi maskesinin altına gizledikleri istikrar ve güven ortamını? Niye biliyor musun, insanlar ‘lay lay lom – toz pembe görüntülerle’ uyutularak daha fazla düzensizliğin içinde fena fi’l-mamon olup yaşayıp gitsin diye..
Boşuna demiyoruz, bağırmıyoruz; ya Allah’a (İnsanlığa, sevgiye, barışa, sınıfsızlığa, umuda) tapacaksınız ya da Mamon’a (ego, para, mal, servet, iktidar, güç, mülk, sınıf, hiyerarşi) diye…
Bak dostum, insan iki şeye kulluk edemez, işte bunlardan birini seçeceksin. Biri sen ve senin de içinde bulunduğun dünyada sana cenneti yaşatır, diğeri ise cehennem çukurlarından bir çukur yapar hayatını. Öyleyse seç, tercihlerinden sorumlu tutulacak olan sensin. Bunu hiç unutma olur mu? Etken olmak veya edilgen olmak elimizde. Bunu da unutma.
* * *
Merhaba Tanrım
Gündemin en çarpıcı manşetlerinin atıldığı şu günlerde, ruhum elimde dolaşıyorum sokaklarımda. Bazen kendi sokaklarımdan çıkıp, çıkmaz sokaklarda da yürüyebiliyorum. Görmek, bilmek ve duymak için. Hayat denen şu serüven ve oyun alanında keşfettiğim hikâyelerle yürüyorum. Sokaklarda bulmacaları, bilmeceleri ve denklemleri çözmeye çırpınıyorum. Tüm bu sokaksal silüetler ya da yansımaları ah ne boş, ah ne hoş…
Ve aydınlık, bazen hep görmek istediğim umudun önünde, zaman zaman da arkasında. Felsefe diyarlarından kopuyor ve sürüklüyor edebiyatın çemberine benliğimi. Dâhil olduğum her kelimenin sorumluluğu yüreğimin isyanına, feryadıma tanıklık ediyor.
* * *
Dünya Raporu
İsyan Tanrım.
O gün kendimi yakmasaydım bunlar olur muydu? Oldu işte. Ben tetikledim, isyan başladı. Benim adım Tunus. Benim adım Muhammed. Annem bana Muhammed Bouazizi derdi. Buna da şükür Tanrım. Elimden gelen sadece buydu; kendini yakmak! Aşk ile yandım gördün mü? Nasıl da karıştı küllerim isyan ateşine. Şahit oldunuz mu insanlar; haydi söyleyin, şahit olduk deyiverin.
Tunus isyanı… Milattan sonra 2011. Ocak ayının en çarpıcı gündemi. Gündem Tanrım…
İnsan doğaçlama yaşamayı özledi biliyor musun? Bil lütfen, bunu da bil. Gerçekten çok özledik. Kurgusuz ve doğaçlama yaşamayı çok özledik. Son üç yüz yıla girene kadar acı-tatlı, iyi-kötü, sınıflı-sınıfsız, ezileniyle-ezeniyle yaşıyorduk. Son yüz yıla kurguyla girdik. Toplum mühendisliği diye bir şey çıktı çok sonraları. Şimdi geldiğimiz son otuz yılın sonunda ayaklandık. Ne yapalım, elimizden ekmeğimizi ve aşımızı çalmışlardı. Bir tek kişi, kişisel banka hesaplarında milyonlarca parayı, bizden çaldıklarını sakladı. Yığdı da yığdı, servetine servet kattı. Nasıl da yığdı şerefsiz! Biz de aç kaldık Tanrım.
Ülkesinden kaçırdığı tonlarca altını tartıştık, İsviçre’deki banka hesaplarını da. Hâlbuki bu adamın diktatör, Karun, hükümdar, imparator, kral olduğu süre içerisinde, ailesine, akrabalarına, aşiretlere, kabilelere, diğer iktidar çapulcularına, askerine, polisine, muhaliflere harcadıklarını ve verdiklerini hiç konuşmadık.
Bir halkın emeğinin nasıl da ziyan olduğunu, insanların acımasızca nasıl sömürüldüğünü görerek, bilerek ve anlayarak konuşalım. Gözden kaçırmamamız gereken bir konu daha var bu isyan ile ilgili. Çok çarpıcı bir ayrıntı ve bu detay Friedrich Wilhelm Nietzsche’yi haklı çıkarıyor; “Her kim bir canavarla çarpışmayı göze alırsa, bir canavar olmayı da göze alsın. Çünkü karanlığa uzun süre bakarsanız, karanlık da sizin içinize bakmaya başlar.”
Zeynel Abidin de Burgiba karanlığına çok derin bakan biriydi. Canavarın canavarlaşması için yetiştirdiği çok özel bir ‘küçük’ canavardı Burgiba’nın yanında..
Zeynel Abidin Bin Ali, 1987 senesinde Başbakanlık koltuğuna otururken aşamalı bir plan dâhilinde oradaydı. Kısmen de olsa Habib Burgiba’yı tasfiye sürecinde bu işi ondan daha iyi yapabileceğine kendisini inandırmıştı. Evet, diktatörlüğü ondan daha iyi yapacaktı. Bunun için oradaydı zaten.
Zeynel Abidin döneminde Tunus’un Batı yanlısı dış politikasında kritik bir değişiklik olmadı. Bu yönetim değişikliği ülkede belirli bir liberalleşmeyi getirirken ekonomide de köklü reformların önünü açtı. Nisan 1989’daki seçimler Bin Ali’nin büyük çoğunlukla görevde kalması ve Anayasal Demokratik İttifak adını alan iktidar partisinin gene kesin bir zafer elde etmesiyle sonuçlandı. Hükümet 1990’ların başlarında halk arasındaki etkisini gitgide artıran İslamcı Nahda (Yükseliş) Partisi’ne karşı sert bir mücadele başlattı.
Körfez Savaşı sırasında Irak’a yönelik müttefik saldırılarına karşı çıkması, ABD’nin yapmaya söz verdiği askeri yardımları kısmasına ve Kuveyt’in bu ülkeye yaptığı yatırımları durdurmasına yol açtı. 1992’de, Cezayir’de İslamcı harekete karşı düzenlenen ordu destekli darbe, Tunus’ta hükümet çevrelerince hoşnutlukla karşılandı. Şaşırmadık tabii ki buna. Başta da söylediğim gibi, o çevreler de nemalanıyordu Abidin’den…
1990’ların başlarından 2002’ye kadar süren yaklaşık 10 yıllık dönemde sürekli büyüyen Tunus ekonomisi, 2002’de kuraklık ve azalan turist sayısıyla en düşük seviyesini gördü. Ancak 2003’ten itibaren ortalama yüzde 5 oranında bir büyüme hızı gösterdi.
Abidin, 1999 ve 2004’te tekrar cumhurbaşkanlığına seçildi. Bununla birlikte Zeynel Abidin yönetimi insan hakları ihlalleri, siyasi muhaliflere uygulanan baskı ve basın özgürlüğünün kısıtlanması nedeniyle tüm dünyada insan hakları kuruluşlarının ağır eleştirilerine maruz kalmaktaydı. Kendisini denetleyen tüm mekanizmaları tek tek ele geçiren Zeynel Abidin, halkın refah seviyesini de kapitalizmin ve emperyalizmin istediği şekilde belirleme yolunu tercih etmişti. O koltukta oturmasını isteyenler, sokaklar cayır cayır yanarken onu ülkeden kaçırdılar. Milattan sonra 14 Ocak 2011 günü ülkesinden ayrılırken yanında tonlarca altın götürdüğü iddia edildi. Zeynel Abidin, asker ve istihbaratçı geçmişinden sonra devlet kademelerinde hızla yükselip Başbakanlığa sonra da Cumhurbaşkanlığına nasıl yükselmiş umarım anlatabilmişimdir. Biraz araştırdım, şimdilik karşıma çıkanlar bunlar. Yeni bilgileri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.
* * *
Türkiye Raporu
Açlıktan, yoksulluktan ölen bebeğe sorulduğu vakit:
Samsun, Türkiye’nin gündemine birkaç gün önce 2,5 aylık Kübra Bakırcı’nın açlıktan öldüğü haberiyle düştü. Bebeğin açlıktan öldüğü haberler sonrasında acılı aileye yardım yağdı, anne ise tepki göstererek “Bebeğim öldükten sonra bunlar gelmiş, ne önemi var? Önceden yardım edilseydi kızım ölmeyecekti. Mama bile alamıyordum, açlıktan öldü” dedi.
Emeği sömürülen ve alın terinin karşılığını alamayan işçiye sorulduğu vakit:
Devlet Bakanı Egemen Bağış, CHP Denizli Milletvekili Ali Rıza Ertemür’ün taşeronlaşma ile ilgili soru önergesini yanıtladı. Bakanlığına ait birimlerde hizmet alımı yoluyla çalışan personel konusunda bilgi veren Bakan Bağış, “Değinilen hizmetlerin hizmet alımı yoluyla gördürülmesi daimi personel istihdamına göre daha ekonomiktir” dedi.
Tecavüze uğramış yüz binlerce kadın ve yine öldürülen milyonlarca insana sorulduğu vakit:
İngiltere’nin eski başbakanı Tony Blair, Irak savaşı ile ilgili ikinci kez Chilcot soruşturmasında tanık sandalyesine oturdu.Blair, kendini yasal sakıncılara rağmen Saddam Hüseyin’i silahsızlandırmak için ne gerekiyorsa onu yaptığını söyleyerek savundu.
Yazılı ifadesinde Blair, dönemin ABD Devlet Başkanı George W. Bush’a Ocak 2003’te Britanya’nın yasal sakıncalarına rağmen Saddam’ı silahsızlandırmak için “ne gerekiyorsa” onu yapacağı şeklinde “güçlü bir taahhüt”te bulunduğunu belirtti.
Blair, 14 Ocak ve 30 Ocak 2003’te General Peter Goldsmith kendisine askeri bir harekat için BM açıklaması gerektiği tavsiyesinde bulunduğunu kabul etti, fakat bunun “geçici” olduğunu ileri sürdü.
* * *
Bakmadan geçmeyin
Malazgirt´ten Yükselen Ses: Fekku Ragabe
Lider Hediyelerinin ‘Değeri’ Açıklandı!
Zenginlik ‘Hayallerimiz’ Rekor Kırdı!
Gezmiş ve Şeyh Said Yeniden Yargılanıyor
Madenciler Gerçekten Ölüyormuş!
Mehmet Lütfü Özdemir
[email protected]
Milattan sonraki bir zaman diliminde yeryüzünde yazılmıştır…
Tanrı’ya Raporların tamamı için:
