Selçuk Candansayar
Özgür Özel siyasal pratiğinin belki de en güçlü yanlarından biri söylem üstünlüğünü ele geçirmesi. O söylüyor, soruyor, itham ediyor; iktidar cephesi ise dört bir ağızdan yanıt vermek zorunda kalıyor.
“Stockholm Sendromu” ve “cellat” benzetmeleri de bu halin son örneklerinden. Gelen tepkilere bakılırsa, hedeflediğinden çok daha büyük bir gocunmaya da yol açmış durumda. Bir yaraya parmak basmış oldu.
Stockholm sendromu, çoğu “bilimsel” terimin başına gelenden mustarip bir kavram. Tanımlandığı olgudan zaman içinde çok daha farklı bir anlam genişlemesine uğramış, popülerleştikçe özgüllüğünü yitirmiş bir olgu. 1973 yılında, Stockholm’deki bir banka soygununda, polise rehine krizi çözümünde yardım eden psikiyatrist Nils Bejerot’un rehinelerin soyguncularla duygusal bağ kurdukları gözlemi üzerine tanımladığı bir kavram. Bejerot’un verdiği orijinal isim “Normalstrong Sendromu”. Sendrom, daha çok rehinelerde ya da istismara maruz kalanlarda kısa süreyle görülebiliyor. Yakın ve açık ölüm ya da zarar görme tehlikesi olan durumlarda ortaya çıkabilen ve tümüyle hayatta kalmayla güdülenen, nadir rastlanan bir olgu.
“Travma bağı” olarak tanımlanan durum ise, Stockholm Sendromu’nu da içine alabilen ve her tür şiddet ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlayan bir kavram. Travma bağı kronikleşebilir, uzun yıllar sürebilir ve esas olarak rehine durumunun olmadığı şiddet ve istismar ilişkilerinde, zamanla gelişip, yerleşebilir. Travma bağında şiddet gören, ilişkiyi bitirebilecek koşulları ve olanakları olmasına rağmen bağı koparamaz. Zalim ile mağdur arasında “öngörülemez” bir ceza-ödül döngüsü vardır. Bağı kuran da bu döngünün öngörülemezliğidir.
TRAVMA BAĞI
Travma bağı döngüsel bir kalıp olarak adım adım gelişir. İlkin istismarcı, istismar edeceğine aşırı sevgi gösterir, iltifatlara, övgülere, hediyelere boğar. Bu yolla ikinci adımda sevgiye boğduğu kişinin hayatına girer ve sevgisini ve gücünü, diğerinin ihtiyacı haline getirir. Bu ilk iki adım bir balayı dönemidir. Ardından, istismarcı, duygusal bağımlılık yarattığı kişiyi eleştirmeye, aşağılamaya, beğenmemeye, kendisine layık olmadığını söylemeye başlar. Aşırı sevgiden aşağılanmaya geçiş mağdurda derin bir şok yaratır ve öz saygısı zedelenir. İstismarcı, her tür manüplasyonla kendisini haklı, mağduru ise haksız duruma sokar. Başlangıçta verilen sevgiye ve övgüye alışan mağdur, o sevginin verilmemesinden kendisini sorumlu görmeye ve kendisini suçlamaya başlar. Tam her şey bitti sanırken istismarcı öngörülemez bir şekilde yeniden aşırı sevgi vermeye başlar. Kendisini değersiz, suçlu, sevgiyi hak etmeyen olarak hisseden mağdur beklenmedik ve koşulsuzca gelen sevgi sağanağında kendisini o kadar iyi hisseder ki, o ödüle duygusal bir bağımlılık geliştirmeye başlar. Tam her şey eskisi gibi oldu diye hissederken, yine öngörülemeyen ve anlam verilemeyen ceza evresi gelir.
İşte bu döngüye travma bağı denir.
Travma bağını, Stockholm Sendromu’ndan ayıran en önemli özellik, travma bağında istismar edilenin ilişkide zorla tutulmamasıdır. Gidebileceği halde gitmez, gidemez. Stockholm Sendromu’nda ise ya somut olarak silahla rehin alınmıştır, ya tutsaktır ve işkence/ölüm tehditi altındadır ya da aile içi şiddette olduğu gibi gitmeye kalktığında öldürülme tehlikesi vardır.
Politik süreç ve çatışmaları bireysel insan psikolojisinin kavramlarıyla açıklamaya çalışmak yanıltıcı bir indirgemecilik olur. Ama bu gerçek, politik süreçlerin içindeki bireylerin psikolojisini yok saymak anlamına da gelmemelidir. Bu yüzden, içinde “debelendiğimiz” politik krizin üç aktörünün bireysel koşulları ve psikolojilerini her iki kavram ışığında değerlendirmemiz çok da yanlış olmaz. Ne de olsa tarihi bireyler yapıyorlar ama kendi özgül koşullarının boyunduruğunda eyliyorlar.
A. Öcalan, 76 yaşında ve yaşamının çok büyük bölümünü ağır tecrit koşullarında, 26 yıldır bir adada mahkum olarak geçirmiş olmasına karşın, kendisinin inşa ettiğini iddia ettiği Kürt kimliğinin tek adamı!
D. Bahçeli, 77 yaşında ve hayatının tümünü Amerikan güdümlü antikomünist milliyetçiliğe adamış bir tek adam!
R.T. Erdoğan, 71 yaşında ve ilk gençlik yıllarını antikomünist Amerikan dinciliği ile geçirmiş, 23 yıldır iktidarda olan bir diğer tek adam!
BİR ADIM UZAKTA
Ekim 2024 tarihinden bu yana, olup biten politik debelenme bu üç tek adamın bireysel tarihleri ve kendilerine yönelik hissettikleri bir tehdit olup olmadığıyla bağlantılı olsa gerek. Biri sağ kalarak, özgürleş(tir)meye çalışıyor. Bir diğeri ise, tüm ömrünü ismiyle müsemma bir “şeyi” koruma, kollama göreviyle geçtiğine yürekten inanan biri. Hayatını bu ülküye adamış. Üçüncü ise, gücün elinden gitmesini öznel ve nesnel olarak ölümle eşdeğer tutuyor gibi. Üçünü de anlamak mümkün.
Türkiye (ve hatta bölge) olarak, 21. yüzyılın ilk çeyreğini bu üç tek adamın sultası altında geçirdik. Üçü arasındaki ilişkide travmatik bir bağ var mı, Stockholm Sendromu yaşayan var mı, bilmek zor. Belki üçünün de ayrı ayrı birbiriyle ilişkisi olmayan, özgül “Stockholmleri” vardır, kim bilir? Belki de ortak noktaları “Stockholmleri” olduğundan sürekli “kardeşlikten” söz ediyorlar.
Ama, bu üç tek adamla boyundurukları altında tuttukları arasındaki ilişkilerin bir “travma bağı” olarak değerlendirilmesi daha doğru sanki.
Travma bağından özgürleşmek için yapılacak iki adım var. İstismarcı ile her türlü ilişkiyi kesmek, kardeş aramaktan vazgeçip bir arkadaş ağına dahil olmak.
Hele de o arkadaşlar yoldaş ise, özgürlük bir adım uzakta…




