Leonardo Di Caprio, dediğim gibi kavganın en büyük lideri değilse de o ezildiği ve üzüldüğü sahnelerde son derece etkileyici. Sadece bir ‘herdaim etkileyen’ jön değil artık… Gerçek bir karakter oyuncusu… Sean Penn kimi yazarlara göre Oscar adayı bile olabilir. Ki ayni fikirdeyim… Willa’nın büyümüş halinde oynayan Chase İnfiniti’yse çok beğenildi. Belki geleceğin bir starı olabilir.

Atilla Dorsay
SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ 
X X X
(One War After Another)
Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Senaryo: Paul Thomas Anderson, Thomas Pynchon
Görüntü: Michael Bauman
Müzik: Jonny Grenwood
Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Sean Penn, Benicio Del Toro, Regina Hall, Teyana Tyler, Wood Harris, Alana Haim, Chase İnfiniti, Shayna McHayle, Paul Grimstad
ABD filmi, 2025
İşte son haftaların kısırlığına ilaç gibi gelebilecek iddialı bir film… Her açıdan: öncelikle uzunluğu. Tam 170 dakika; yani iki saat 50 dakika… Onun dışında içine kolay girilebilen, hemen kavrayabileceğiniz filmlerden değil; hiç değil… Ama buna karşılık öylesine kendine özgü şeyler içeriyor ki… Komediden drama, tarihten günümüze, gerçekçilikten absürde, aşktan nefrete her şeyi içeriyor. Ülkesi anlaşılan Amerika… Ya tam zamanı… Gelin de içinden çıkın ve notunuzu rahatça verin bakalım!..

Film Thomas Pynchon’un Vineland adlı romanından uyarlanmış. Eleştirmenlere göre “çok özgür biçimde.” Ve üç temel bölüme ayrılıyor. İlki ve başlıcası Bob’un öyküsüdür: Leonardo Di Caprio’nun şaşılacak bir değişimle oynadığı… Bob eski bir sokak ihtilalcisi (yani sokak eylemlerine karışmayı çok sevmiş biri) olarak, Perfidia Beverly Hills (!) adlı (veya lakaplı) siyahi bir kadınla macera yaşamıştır. Ne kadın ama!.. İradeli, haşin, sert… Ve ondan kızı Willa doğmuştur. Giderek toplumun içinde marjinal ve paranoyak denebilecek bir konuma geçmişti Bob… Bu arada French 75 adlı bir sosyal guruba katılmıştır. Ve ABD’de bir devrim yapmaya ya da Meksika’daki düzene başkaldıranları korumaya çabalamaktadır. Ama onun bir türlü peşini bırakmayan yeminli bir düşmanı vardır. Ki yıllar sonra (15 yıl kadar) o belalısı ortaya çıkar.

Sonra diğer kahramanlar belirir. Örneğin Albay Lockjaw kendine özgü biridir. Perfidia’ya o da aşıktır. Tam bir ırkçıdır; ama bu kadına da asılmasını önlemez. Ayrıca seks tutkunudur. Bir diğer deyimle bir psiko-seksüel… Filmde onun cinselliği üzerine neredeyse yüz kızartan sahneler vardır: Herkese asılması, kalkmış organı, inanılmaz edepsizliği vs. Ama o yine bir büyük oyuncu tarafından oynamıştır: Sean Penn… Babadan kardeşlere tam bir oyuncu ailesinden gelen Sean, özellikle finalde hiç unutulmayacak bir hale düşer. O inanılmaz korkunç suratı artık filmle birlikte belleğimize iyice yerleşmiştir.

Ve sonra 16 yıl sonrasına geliriz. Bob yalnız bir babadır ve tek amacı büyümüş kızı Willa’yı mutlu etmektir. Perfidia’nın eski ortağı Deandra, bunun için bir ‘sensei’ arar ve bulur. Sensei nedir derseniz, şöyle: Japonca’dan gelir; öğretmen, usta, hatta yazar veya doktor anlamlarını içerir!.. Evet, bu hikâyenin sensei’si Sergio St . Carlos’tur. Filmde büyük Latin oyuncusu Benicio del Toro… 1967’de Pueerto Rico’da doğmuş, ABD’de ün yapmış bir büyük star. Ve filme ayrı bir Latin lezzeti katan…
Evet, bu ilk başlarda hayli tuhaf gözüken; tam amacı, sineması ve siyaseti anlaşılmayan film, giderek insanı hayli büyük bir etkinin altına alır. Yazar-yönetmeni Paul Thomas Anderson birçok önemli film imzalamıştı. Boogie Nights, Magnolia, Phantom Thread, Licorice Pizza vs. En sonuncusu, görüntüde Michael Bauman ile işbirliği yaptıkları çok sevimli bir yapımdı. Filmde hayli hareketli bir kamera var. Müzik ise bana göre çok gürültülü ve aşırı kullanılmış. Bestecisi nedeniyle çok sevenler var ama kafamızın içinde sanki uğulduyor!..

Oyunculara gelince… Leonardo Di Caprio, dediğim gibi kavganın en büyük lideri değilse de, o ezildiği ve üzüldüğü sahnelerde son derece etkileyici. Sadece bir ‘herdaim etkileyen’ jön değil artık… Gerçek bir karakter oyuncusu… Sean Penn kimi yazarlara göre Oscar adayı bile olabilir. Ki ayni fikirdeyim… Willa’nın büyümüş halinde oynayan Chase İnfiniti’yse çok beğenildi. Belki geleceğin bir starı olabilir. Filmin İngilizcesi hayli küfür içeriyor. Ve de kısaltmalar… Örneğin ‘goodmorning’ yerine sadece ‘mornin’ deniyor. ‘Teslim ol veya intihar et’ vb. deyişler; bir afişle çok eski Cezayir savaşı veya sözle eski ikon oyuncu Mae West de anılıyor.
Ama belki en önemlisi, şu dönemde ABD politikasını ve Trump’ı anması. Çok dolaylı ama yine de güçlü biçimde… Böylesine zengin bir filmde ABD, giderek dünya politikasına el atması doğrusu filmin çok lehine… Bu açıdan da görebilirsiniz. Yine söyleyeyim: Eğer tam 170 dakikalık uzunluğuna dayanabilirseniz… Ama hafta başı yapılan basın gösteriminin inanılmaz biçimde ilgi görmesi, hatta yıllardır görmediğim yazar, çizer ve sinefili çekmesi önemli bir olay değil mi?.. O kalabalığı sanırım bir daha hiçbir basın gösteriminde göremeyecek ve hasretini çekeceğiz!..




