Narin çocuğun davası görülmeye başlanacak, öyle soğutuldu ki aylarca, sonunda unutulacağından korkar oldum ben de herkes gibi! “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesini herhalde böylesi korkunç durumlar, kötü zamanlar için yazmamıştı Edip Cansever ama şimdi iyice birbirimize benzedik, memleketi de bir güzel benzettik! Hangi anlamda anlarsanız artık!
Haydar Ergülen
Hakikisinden yazarların değil ama, ben gibi “o şekilde kenardan” yazanların, kendi kendilerini yazar sanıp okuru da buna inandırmak için, okur külyutmazdır, inanmaz ya, türlü taklalar attığını bilirsiniz ve dahi ibretle izlemiş, görmüşsünüzdür!
Bu gibilerin taklaları mı desem artık numaraları mı, daha yazının başlığından belli olur! Nasıl belli olur derseniz, bu yazının başlığına bakmanızı öneririm, zaten çok fazla da uzaklaşmış sayılmazsınız, hemen 5-6 satır üstte!
Klişelerin gözünü seveyim! Klişe hazretlerinin her duruma uyan, çaresizliği, tükenmişliği yansıtırken, yazarın, medyanın da işini kolaylaştıran “mısra-i berceste”lerinin başında “Sözün bittiği yer” gelir! Ulusal tepki verilmesi söz konusu olan bir “hadise” ise “sözün bittiği yerdeyiz” denir!
O klişenin aslını unuttum, yanlış yazıp da muhtelif meslek ve taraftar gruplarının ya da şehir sakinlerinin, hemşeri gruplarının tepkisini çekmek ve yeni Türkçemizle pek veciz biçimde ifade edildiği üzere “linç yemek” de istemem!
Aslı “Bize her yer Trabzon”muş, şarkısı, kitabı da var, sonra “bize her yer Ankara”sı çıkmış ve başka kentler… Maksadım o değildi ama tam da bu yazının yayımlandığı Pazar günü, yani o Pazar bu Pazar, Trabzon’da olacaktım, Ortahisar Belediyesinin yazar buluşmaları kapsamında, Latife Tekin’le söyleşecektik… Hevesle de hazırlanıyordum ki davetli edebiyatçılardan İnci Aral, Şükrü Erbaş ve Hikmet Hükmenoğlu’nun adlarının kimi örgütlerle yan yana getirilerek “terör”le anılmasını yanlış ve haksız bulduğum için gitmedim ben de! Üçünün de yapıtlarını bilirim, İnci hanımı ve özellikle Şükrü’yü yakından tanırım, Hikmet’le tanışmıyoruz ama şahane bir yazar o da şu anda elimde Sonra Gözler Görür romanı var, diğerlerinin yapıtlarını Türkiye okuyor, seviyor zaten! Üzgünüm, hem bu arkadaşlarımıza yönelik kara çalmalar nedeniyle hem de gidemediğim için, ama dayanışma diye bir geleneğimiz olduğunu da unutmayalım!
Narin çocuğun davası görülmeye başlanacak, öyle soğutuldu ki aylarca, sonunda unutulacağından korkar oldum ben de herkes gibi! “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesini herhalde böylesi korkunç durumlar, kötü zamanlar için yazmamıştı Edip Cansever ama şimdi iyice birbirimize benzedik, memleketi de bir güzel benzettik! Hangi anlamda anlarsanız artık!
İnsanım diyen hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı, beni ilgilendirmiyor diyemeyeceği savaşın vahşeti Gazze’de tüm değerlerle alay edercesine, derinleşerek sürüyor, yüreğin görmediğini ne yazık ki gözler de görmüyor! İsrail, İran’dan Beyrut’a, Suriye’ye dört koldan saldırıyor!
İnsanız, insansak kendimizi en çok hayvanlara davranışımızda tanırız. Onları da doğanın tıpkı bizim gibi bir üyesi olarak mı görüyor, ona göre saygıyla sevgiyle mi davranıyoruz yoksa rejimin “uyutma” politikasını destekleyerek vahşete göz yumarak mı?
Yenidoğan Çetesini okuyunca aslında insanların yapay zekâya filan gereksinimi olmadığını düşündüm! Böyle bir şeyi nasıl düşünüp kurgulayıp uygulamaya başlıyor insanlar… bilemedim!
Ne yazık ki o hafta bu hafta sözünü her hafta yineleyebiliriz, ortaya karışık da diyebiliriz, “nereden ve nasıl gelirse gelsin” klişesiyle dalga geçer gibi bir kez daha geldi terör ve taksi şoföründen mühendisine, çalışanına 5 suçsuz insanın canına kastetti! Kim bilir ne hesaplar var arkasında, var da tek hesabı o akşam da evine dönebilmek olan insanların ne suçu var?
Sözü bilmem ama, yazının bittiği yerdeyiz!




