Bir Müslüman kendisine ve kardeşi olan diğer Müslüman’a bu bağlamda şunları söyleyebilir: Aldığın bilgi sonunda ulaştığın inanç ve düşüncene zaaflardan hiçbir şey katma, şirksiz olarak Allah’a olan inancını koru. Şirk, tağuta itaat ve onun için üretmek (ibadet), korkaklık, fesat gibi cahiliye anlayışlarından tamamen Kur’an Yoluna hicret et. İnanç, düşünce, erdem ve ahlâk temizliğini koruyup, uyarıyı sürdür. Sakın elde ettiğin olumlu sonuçlar seni kibirlendirmesin ve hiçbir zaman bunları koz olarak kullanma. İyilik Allah rızası için yapılır ve hiçbir dünyevi karşılık beklenmez. Bu nedenle iyiliklerinin karşılığını Allah’tan bekle. Son Nebi Hz. Muhammed(s) senelerce Mekke’nin müşrik zalimlerine karşı hem mücadelesini sürdürdü, hem de dünyanın dört bucağına risaletini duyurdu. Sonuçta, bütün insanlığa her zaman ve mekânda örnek alınabilecek bir ‘Mutlu Devir/Asr-ı Saadet’ örneğini/deneyimini yaşayarak gösterdi. Şimdi sen ey Müslüman, o mutlu devri tarihi bir olay olarak değerlendirip övünmekle yetinme. Ve “Sen, ey kuşanıp, donanan! Kalk ve uyar. Haykır: Allahuekber! Donanımını temiz tut! Kötülüğe bulaşma. Servet yığmak için iyiliği kazanç kapısı haline getirme. Ve sürekli Rabbinle birlikte olup güçlüklere göğüs ger.”
Kitaplı hakiki medeniyete doğru
Cuma salâtı çıkışı sürekli oturup sohbet ettikleri, şehrin en eski camilerinden birinin yanındaki çay ocağında arkadaşına otuz üç sene önce yaptığı önemli saptamalarını anlatıyordu… Uzun uzadıya dünya meselelerinden; emperyalizmden, sömürgecilikten, misyonerlikten, Sol ilahiyat’tan, Yeşil Sol’dan, sosyalizmden, komünizmden, son zamanlardaki Müslüman aydınlarla sosyalist-komünist aydınların yolarının kesişmesi ile kaygılarının örtüşmesinden, batılısıyla-abdestlisiyle kapitalizmden, ülkelerin çok ve az gelişmişliklerinden ve bunlarla ilgili çeşitli örneklerle tespitlerden konuşuyorlardı… Bir ara konuşma sırasında kısa bir boşluk olunca o, konuyu Dünya genelinden Türkiye özeline getirdi ve yaptığı üç önemli tespitini, önemle altını çizerek sıraladı:
“Bir, ben günde on saat çok yoğun olarak devlet işinde çalışıyordum ve kazandığım para Almanya’da hiç çalışmamış bir kişinin aldığı işsizlik priminden daha azdı; demek ki ülkemde çok büyük hırsızlıklar yapılıyor ve ülke iyi yönetilemiyordu.” Şimdi de durum ne yazık ki, çok farklı değil…
“İki, bu ülkede üniversite ile birlikte çocuklara on sene yabancı dil okutuluyor, fakat okulu bitirenlerden hiç kimse, okuduğu yabancı dilde beş cümleden oluşan anlamlı bir metin yazamıyor ve konuşamıyordu; demek ki, yabancı dil eğitimi bir kandırmacadan ibaretmiş…” Keşke (keşke kelimesine, yaşamda ne kadar az kullanma gereği duyursak, o kadar iyidir), artık kaybolmaya yüz tutmuş ülke içindeki çeşitli etnik kökenli insanlarımızın zengin ana dillerine de biraz ilgi gösterilseymiş; ilgili fakültelerde Kürtçe, Gürcüce, Çerkezce, Lazca, Rumca, Ermenice, Süryanice ile varsa diğerleri için dil bölümleri açılsaydı. Böylece hem o dillerin yaşayıp gelişmelerine katkı sağlanırdı, hem o dilerde üretilen kültürel zenginlikler insanlık medeniyetine sunulurdu. Ah! Keşke Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bu da yapılabilseydi… Eğer böyle erdemli bir iş, bu ülkenin son dönem tarihinde gerçekleştirilebilseydi, belki de bugün o saçma sapan “bölücülük, bölünme, ayrılıkçılık” gibi sözler ülke gündemini meşgul etmez ve nice değerler heba olmazdı, diye düşünüyorum…
Üçüncüyü söylemeden önce, arkadaşının gözünün içine anlamlı bir şekilde baktı ve “şimdi daha dikkatle dinle” dedikten sonra, “Yaklaşık üç yıldır yalnız ve bazen de birkaç arkadaşımla birlikte Kur’an-ı Kerim Meali ve Mevlana Şibli’nin Asr-ı Saadet kitaplarını okuyordum. Böylece çeşitli meallerden Kur’an’ı anlamaya ve siyer kitaplarından Peygamberimiz ve çok değerli arkadaşlarının hayatlarını öğrenmeye çalışıyordum. O ana kadar anladıklarımdan şunu gördüm: bu memlekette din adına bilinen ve uygulanan çoğu şeylerin Kur’an’la ve Peygamberimizin gerçek sünneti ile hiçbir ilgisi yoktu…” dedi ve arkadaşıyla vedalaşıp okumalarını sürdürmek için evine gitti…
Yukarıda dile getirilen ilk iki saptamayı bir kenara bırakıp üçüncüsü üzerinde durmak istiyorum. Bence en acil olanı budur ve diğerlerinde saptanan sorunların çözümü de bundadır. Okumak, okuyarak öğrendiklerini yapmak; öğrenerek yaptıklarını konuşmak ve de dinlemek… Konuşma ve dinleme bağlamında şu cümleyi söylememe izin verilmesini istiyorum: Konuşmanın ve dinlemenin tedavi edici etkileri vardır, ama dinlemenin ki daha çok…
Yeniden üçüncü saptamaya dönersek; “Bu memlekette din adına bilinen ve uygulanan çoğu şeylerin Kur’an’la ve Peygamberimizin gerçek sünneti ile hiçbir ilgisi yok…” Hicri yedinci asrın başlarında Mekke ve çevresinde de durum buna benziyordu. Ortalıkta birçok din adamı/ruhban ve dindar ya da “adilmedya.com” sitemizin bu bağlamdaki terminolojiye kazandırdığı deyişle ‘din(i)dar’ insan vardı, ama yaşanan dinin ne Tevrat’la ne de İncil ile hiç bir ilgisi yoktu. Resulullah, Allah’tan kendisine nazil olan mesajları insanlara işte böyle bir zamanda duyurmaya çalışıyordu. Elbette bu kadar önemli ve değerli görev kolay yerine getirilemiyordu. Bunun için daha fazla bilgi, bilinç, cesaret, strateji ve sağlam yöntemler gerekliydi. Bu anlamda Resulullah’a vahiy gelmeye, yani Kur’an inzali devam ediyordu.
Kur’an’ın (inmekte olan ayetlerin/mesajların) hedefi bir avuç insanı bilgilendirip belli bir düzeye getirmek ve orada bırakmak değildi. O’nun esas amaç ve hedefi, huruç ettiği(çıktığı) yerden başlamak üzere, burayı merkez kabul edip spiral gibi(helezonik bir şekilde) arada boşluk bırakmadan yeryüzündeki bütün topluluklara mesajı iletmek ve onları uyarmaktı. Bu aşamada Elçi’ye, uyarma ve duyurma görevi için şöyle buyrulmuştu; “Sen, ey kuşanıp, donanan! Kalk ve uyar. Ve Rabbini tekbir et. Ve Giysini/donanımını temiz tut! Kötülüğün her çeşidinden kaçın. Servet yığmak için iyiliği kazanç kapısı haline getirme (Verdiğini fazlasıyla istemek üzere verme). Ve Rabbin için sabret(dirençli ol, güçlüklere göğüs ger).” (Müddessir 74/1–7)
Üçüncü tespit bağlamında söz ettiğimiz buradaki tarihi sürecin bu şekilde yaşandığı az çok herkes tarafından bilinmektedir. Şimdi esas olan, bu sürecin tarihte yaşanıp kapanmadığının anlaşılması ve bilinmesidir. Hz. İsa’dan sonra Kur’an’ın vahyine kadar altı asır geçmiş ve toplumlar şirk, inkâr, paganizm, ateizm vs bataklıklarına boğazlarına kadar batmışlar. İşin ilginç yanı, o dönemlerde Hanif Müslümanlığın dışındaki inanç sistemleri çok yaygın ve revaçta, ayrıca çok güçlü bir ruhban sınıf ve bunlara bağlı cemaatler var, tıpkı şimdiki gibi… Hani, bilirsiniz; üniversiteler, okullar, camiler, kiliseler, havralar, öğrenci yurtları ve çevrelerinde, insan ayartmaya çalışan fanatik mollaların/keşişlerin fanatik bağlıları dolanır dururlar. Onların yaptığı cemaatleri çoğaltma ve güçlerini artırma faaliyetlerine benzer çalışmalar, o zaman da Kâbe etrafında ve panayırlarda (fuarlar, festivaller, kermesler, konserler, vs) yapılıyordu.
Hz. İsa’dan sonra Hz. Peygamberimiz dönemine kadar geçen zamana göre, Hz. Muhammed ile günümüz arasında geçen zaman arasındaki fark çok büyük; sekiz yüz sene. Dünyanın nüfusu da arttı, dolayısıyla bozulma daha fazla ve şiddetli… Ancak, bu durum Müslümanları umutsuzluğa düşürmemelidir. Ümitsizliğe kapılmak Müslümanın Kitabında yoktur.
Alâk ve Kalem suresinde temelleri atılmaya başlanan Tevhid Yolu, Müzzemmil suresinde bir öğretim programına ulaşır. Müzzemmil suresinde başlatılıp sürdürülen Kur’an eğitimi, eğitime katılanları bilgi ve eylem bilinci ile donatır. Onlar için artık yalnız başına kalma, içine kapanma devrinin bittiği yukarıdaki ayet meallerinden anlaşılmaktadır. Bu ayetlerde verilen emirlerin Hz. Peygamber ve değerli arkadaşları tarafından yerine getirildiği bilinmektedir. O günlerden bu günlere gelinceye kadar tarih içinde aynı sorumluluk bilinci içinde olan Müslümanlar da bu anlamda görevlerini yerine getirdiler. Şimdi sıra günümüz Müslümanlarında, yani bizde… Ve uyanış ile aydınlanmanın olabilmesi ancak Kur’an-ı Kerim ile olabilecektir. Kur’an’sız/Kitapsız gerçek bir medeniyet insanoğlu için mümkün görülmemektedir. Medeni/dinli olmak ancak Kitapla mümkündür.
Bu aşamada unutulmamalı ki, Kur’an için “Bu kitabı kabul edip benimsediğime göre, bu aynı zamanda bana da inmiş oluyor” diyenler, Kitabı gerçekten hak ettiği şekilde okumalıdırlar. Başka bir deyişle, Kitabın hakkını gözeterek (Kitabı anlayarak) okumak gerekir. Bu noktada yinelemekte yarar var; gerçekten Kitabı benimsemiş olmak, yani O’nun bize verilmiş olduğunu kabul etmek çok önemlidir. “Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler O’nu hakkıyla(gereği gibi) okurlar. İşte iman edenler bunlardır. Kim de O’nun gerçekliğini örtüp inkâr ederse, işte onlar hüsrana uğrayanlardır (kaybedenlerdir)” (Bakara 2/121).
