“Hey Turk go to Taksim!*” Aşdod limanını tepeden gören yayın noktasında aynı gün binlerce kişinin İsrail saldırısını protesto için toplandığı meydanı kastederek oraya gitmemizi öğütlüyor.
Gazze’ye yönelik yardım konvoyuna saldırarak 9 kişinin öldürülmüş olmasına rağmen İsrail kamuoyu mağdur bir ruh hali içinde.
Öldürülen insanlar pek umurlarında değil. Onlar için askerlerine direnilmiş olması, saldırganlığa karşı konulmuş olması yeterli.
Algı şu: Gemidekilerin hepsi militan ve Hamas yanlısı.
Ama, İsrail’in kapana sıkıştığı Gazze’de tüm çabalarına rağmen başarılı olamaması kamuoyunun çoğunluğunu çileden çıkarıyor.
Hepsinin ağzında, gazete manşetlerinde, televizyon ekranlarında “askerlerimiz barışçıl bir şekilde gemilere girdi” propogandası var.
Yaralı askerler gösteriliyor, Savunma Bakanı Ehud Barak askerleri tebrik ediyor.
Barak İşçi Partisi lideri ve bir zamanlar barış için umut bağlanan bir isim.
Bu durum İsrail politikasının ne durumda olduğunun en iyi göstergesi.
Protestolar
Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçiliği önünde toplananlar Türkiye’yi protesto ediyor.
Durum ironik, soru Şu: kim, kimi, niye protesto ediyor?
Mağdur olan kim?
“Her saldırganlığın arkasına bir mağduriyet eklemeyi marifet sayan İsrail artık inandırıcı değil.”
“O yüzden” diyor Aron Yiel “ellerinde İsrail bayrakları ile kutlama yapan, 9 kişinin öldürülmesini kutlayan mantık, bu toplumu son hızla bir çukura yuvarlıyor.”
“Tarihte bunca acı çekmiş bir ırkın çocukları, bu yabancılaşmanın, Filistinlileri ölüme terk edip köleleştirmeye çalışan kolonyal mantığın, kendi geleceklerini tehlikeye attığının farkında değiller.”
“Çünkü o mantık Filistin’e, Gazze’ye yönelik en küçük bir sempatiyi, desteği, yardım niyeti ve hareketini terör parantezine alabilecek kadar esir olmuş.”
Tel Aviv sokaklarındaki göstericiler 1 saat uzaklıktaki “toplama kampında neler olup bittiğini öğrenmek bile istemiyor. Çünkü kendi geçmişiyle yüzleşme ihtimali var.
Fiyasko
Jerusalem Post Gazetesi operasyonun fiyaskoyla sonuçlandığını yazıyor ama yazara göre fiyaskonun nedeni 9 kişinin ölümü değil.
Elit komandoların beceriksizliği, istihbarat eksikliği ve dayak yemeleri.
2006’da Lübnan savaşında Hizbullah’ın verdiği ders İsrail’de deprem yaratmış, Ortadoğu’nun yenilmez armadası İsrail ordusunun prestiji yerlerde sürünmüştü.
Onun yarattığı psikolojik yıkım uzun süre devam etti.
Dört yıldır Hamas’ın elinde bulunan ve her türlü girişime rağmen geri alınamayan, yeri bile tespit edilemeyen Onbaşı Gilad Şalid’in travması hala sürüyor.
İsrail askeri değerlidir. 1 asker karşılığında 150-200 tutuklu serbest bırakılabilir.
Genel algı İsrail askerine fiske bile vurulamayacağı, bunun karşılığının ağır olacağı.
Bu yüzden askerlerin dayak yemesi insanların öldürülmelerinden daha önemli.
Televizyonlar
Televizyon kanalları askerleri haklı çıkarmak için yarışıyor.
Üç beş mutfak bıçağı, sekiz on demir parçası, saldırı silahı olarak bunlar gösteriliyor.
Ama tam donanımlı İsrail komandolarının ateş açmasını, gerçek mermi kullanmasını kimse dillendirmiyor.
Çünkü İsrail askeri ev basar, insanları korkutur. Ama ona karşı koyulmaz.
Sokakta karşılaştığımız gençler gazeteci olduğumuz anlıyor.
Israrla nereden geldiğimizi soruyor.
Birkaç savuşturma atağından sonra “Türkiye” diyoruz. Tüm hava değişiyor.
Gençler “cehenneme git” dercesine bakarak yanımızdan ayrılıyorlar.
Ancak tüm bu olumsuz manzarada fiziksel bir müdahale söz konusu değil.
Barış hareketi
Benzer kızgınlığın yöneldiği bir başka kesim ise İsrail’deki barış hareketi.
Sayıları az olsa da büyük cesaret göstererek kendi hükümetlerini kıyasıya eleştiriyorlar.
Gemideki yardım gönüllülerine destek veriyorlar.
İsrail’in katliam yaptığını söylüyorlar. Etkileri belki az ama dinamikler.
Guş Şalom hareketinden Uri Avneri’nin benzetmesi çok manidar. Avneri, 1982’deki Lübnan Savaşı’na asker olarak katıldıktan sonra barış kampını tercih eden Arafat’la ilk röportajı yapan beyaz sakallı ihtiyarlardan.
İlerlemiş yaşına rağmen lafını esirgemiyor: Mavi Marmara gemisindeki insanlara yapılanları 1947’daki Exodus gemisine İngilizler tarafından yapılan saldırıya benzetiyor.
Malum 1947’de Yahudilerle dolu Exodus gemisini İngilizlerce durdurarak Filistin’e girmesine izin vermiyorlar.
Benzetme acı ama İsraillilerin kendi tarihleriyle hesaplaşmadıkları ya da kendi tarihlerindeki tüm olumsuzlukları başkalarına karşı uyguladıkları da bir vaka.
Türkiye gündemine atıf
İsrail ile Türkiye arasındaki her kademe hissediliyor.
“Türkiye’de ordunun gücünü yitirdiği için” bunların yaşandığını söyleyenler, elindeki pankartla Türk hükümetini Atatürk’e şikâyet edenler ya da “ayağınızı denk alın Ermeni soykırımını başınıza sararız” tehdidinde bulunanlar.
Sokaklardan topladığımız bu görüşler yanlış bir ezberin hala devam ettiğinin yansıması.
Sizi hiçbir konuda reddetmeyen, her görüşme talebinizi kabul eden dışişleri ya da ordu sözcülerinin ne sorarsanız sorun aynı yanıtı vermeleri de bir başka ezber.
Sürekli mağduriyet üzerinden var olmaya çalışan bir ruh hali.
Aslında tersten okunduğunda zihinleri zehirleyen, başka türlü düşünme fırsatı bırakmayan, herkesin kendilerine düşman olduğu mantığı ile giderek yalnızlaşan, yalnızlaştıkça saldırganlaşan bir ruh durumu.
“İsrail kendi geleceğini tehlikeye atıyor” demişti Gazze savaşı sırasında bir İsrailli yorumcu.
Bu yalnızlık tercihi bilinçli bir hareket tarzı mı diye düşünmeden edemiyor insan.
Çünkü o ülkenin kuruluşundan bu yana sürekli tehdit altında olduğu olgusu İsrail resmi ideolojisinin temel taşlarından biri.
İsrail medyası
İsrail’in sol ve liberal medyası ise şaşkın ve kızgın.
Haaretz gazetesinde “Yedi Aptal Bakan” başlıklı yazıda operasyon için izin veren kabine üyeleri kast ediliyor.
Aynı gazeteden Gideon Levy, İsrail’in Vietnamı olan Gazze’ye yönelik ambargonun nasıl iflas ettiğini ve İsrail’in Gazze politikası ile hiçbir yere varamadığını yazıyor.
Herşeye karşın İsrail’de tek ve yekpare bir bakış açısı yok.
Minik de olsa umut verici bir durum.
Levy, Latin Amerikalı yazar Mario Vargas Llosa’ya şunları söylüyor:
“Bu insanların kafasının değişmesi için Filistinlileri de bizim gibi insan olduklarını düşünmeleri lazım. Bu olmadıkça hiçbir şey değişmez. 60 hatta 100 yıl boyunca beyin yıkamayı, aşağılamayı ve onları şeytan gibi görmeyi sürdürürüz.”
Bu bakış açısı Gazze yardım konvoyuna bakışa da ışık tutuyor:
“Filistinlilerin dostu bizim düşmanımızdır. Gazze’de insanlara yardım etmek, terörizmdir.”
Bu konvoy İsrail’in Gazze politikasını bir kez daha deşifre etti, Gazze’yi yeniden tüm dünyanın gündemine taşıdı.
Tel Aviv – Antalya uçağı
İsrail ile birlikte hareket eden Mısır, Gazze’nin can damarı olan Refah sınırı kapısını geçici de olsa yardımlara açtı.
Kamuoyunda oluşan infiale dayanamadı. Bu konvoyun yola koyulmasının nedeni de işte bu kapının kapalı olmasıydı.
Eğer o kapı açıksa bu konvoyun payının büyük olduğunu teslim edelim.
Türkiye’de artık bu düşmanlardan. 5 yıl önceki havadan eser yok.
Tel Aviv-Antalya uçağı yolcu bulunamadığı için iptal ediliyor.
Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’ye gitmeyin” uyarısı yapıyor.
Taksilerde hala İbrahim Tatlıses çalıyor belki ama ilişkiler onarılmaz bir durumda.
Belki uzun bir süre böyle kalınacak.
Ta ki İsrail’in Gazze politikası değişene, Gazze’deki Filistinliler özgürlüğüne kavuşana kadar.
Türkiye’den yola çıkan yardım konvoyunu adı da “Özgür Gazze” değil miydi?
Amaca ulaşana kadar devam.



