Şebnem Korur Fincancı
Geçen hafta Bochum’da İstanbul Protokolü eğitimi yaptık. Düsseldorf Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünden bir meslektaşımla biz, iki adli tıp uzmanıydık. Psikiyatri uzmanı uzun yıllar işkence görenlerin psikoterapileri konusunda çalışmış, belgeleme ile ilgili deneyimini de dünyanın birçok ülkesinde birlikte yaptığımız değerlendirmelerden yakından bildiğim bir meslektaşımdı. Alman hukuk sistemini aktaran hukukçularımızla, uluslararası insan hakları hukuku çalışan ve benim gibi barış imzacısı ancak maalesef ihraç edilenlerden bir hukukçumuzla Almanya’nın farklı işkence rehabilitasyon merkezlerinde emek veren 30’un üzerinde katılımcı 2022’de güncellenen protokol/kılavuzun ilk uluslararası eğitimini gerçekleştirdik. Bir yıl önce İstanbul’da yaptığımız eğitici eğitiminden bu uluslararası eğitime eğitimci katabilmek heyecan verici olduğu kadar, ilk uluslararası eğitimi MFH (Medical Refugee Aid Bochum) ile kotarmak da çok umut vericiydi. Bu alanda emek veren genç meslektaşlarımızın yoğunluğu insan haklarından gittikçe uzaklaşan dünyaya inat, içime su serpti.
Tabii ki döner dönmez memleketin olanca ağırlığıyla üzerime geldiğini söylemeliyim. İş cinayetinde ölen kadın ve çocuklar karşıladı beni. Denetimsiz çalışma ortamlarıyla bu kaçıncı cinayet, okulda olması gereken çocukları çalışmak zorunda bırakan bu nice yoksulluk, artık hesap etmek dahi zor.
Ayağımın tozuyla havaalanından çıkarken Anayasa Mahkemesinin tutukluluğumun hukuka aykırı olmadığını savunan kararı telefonuma düştü. Şaşırdım mı? Tabii ki hayır. Beni şaşırtan iki kişinin karşı görüşü oldu asıl. Hukuksuz bulmuşlardı tutukluluğumu, şaşırtıcı olan da bu karşı görüştü bence. Sevgili Kerem Altıparmak’ın da dediği gibi artık durmadan hukuk vurgulu hukuksuzluk yaşarken, memleket 7/24 faaliyette bir adliyeye dönüşmüşken şaşılası olan karşı oylar olmalıydı. Kimi medya kuruluşlarının haberi görme biçimi de zaten neye şaşırmamız gerektiğine işaret ediyordu.
Şimdi önümüze binlerce sayfalık bir iddianame koydular, kesintisiz her gün birilerini tutukladıkları belediye çalışanlarının, dolayısıyla binlerce sayfalık iddianamede durmadan geçen “ahtapot” örgütünün lideri olduğu iddia edilen Ekrem İmamoğlu için. Yıllardır hapiste olan bir parti başkanı, belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar, sanatçılar derken, benim iki buçuk aylık tutukluluğumun hukuksuzluğundan ne olacak!
Kime ne suç biçtikleri, siyaseten ne denli etkili olduklarına göre değişse de değişmeyen tek şey hak ihlallerinin cezasızlığı, önlenebilir ölümleri/toplumsal cinayetleri ise suçtan saymamaları… Soma’da katledilen işçilerin avukatları hapiste ama işçiye tekme atan makbul vatandaşı bu ülkenin.
Tekrar hak ihlallerine, çalışma alanım işkenceye dönecek olursak, bu konu hukuk vurgulu hukuksuzluğa gidişte toplumsal sorumluluğumuzun turnusol kağıdıdır. Kimilerine işkence yapılmasının meşrulaştırıldığı, yapıldığı ortaya çıkarsa da yapanın aklanıp, ortaya çıkaranın karalandığı bir memlekette hukuku vurgulamaya dahi gerek yok, hukuksuzluk alıp başını gider. Sonra elbette ah edeninden liberalliğime(!) verene bir gün herkes biz insan hakları eylemcilerinden medet umar.
Neyse ki hem memlekette hem de Almanya’da tanık olduğum gibi genç kuşaklar bizden farklı bir hayatı, dünyayı ve insanlığı mümkün kılmanın yollarını arıyor durmadan. Umudum sizde, anlıyor musunuz?




