Dün TÜSİAD’ın 41. Genel Kurul Toplantısı’nda bir konuşma yaparak, büyük patronlarla adeta barış çubuğu tüttüren Başbakan Erdoğan’ın gündeminde yine YÖK’ün öğrenci toplantısını protesto eden öğrenciler vardı.
YÖK Başkanı’nın, 110 üniversitenin Öğrenci Temsilcisi Kurulları’ndan (ÖTK) gelen öğrenci temsilcileriyle yaptığı toplantıyı, kimi öğrenci grupları, “ÖTK’lardan gelen öğrencilerin üniversite gençliğini temsil etmediklerini, onların taleplerini ifade edemeyeceklerini” öne sürerek protesto etmişlerdi.
Bu öğrenciler ayrıca, kendilerinin de toplantıya alınmasını istemişler, ancak bu öğrencilerin talebinin kabul edilmediğini, tersine bu öğrencilere yine, benzer etkinliklerde olduğu gibi, gaz ve copla müdahale edildiğini söylemeye bile gerek yok! Ama Başbakan bu saldırganlıktan hiç söz etmiyor elbette!
İşte başbakan bu öğrencilerin eylemlerin bahane ederek; bu eylemlere katılan öğrencileri bu sefer “Marksist Leninistler” olarak suçladı! Sanki Marksist Leninist olmak (öğrencilerin Marksist Leninist olup olmadıkları elbette ayrı bir tartışma) suçmuş gibi! Oysa bu ülkede “muhafazakâr demokrat olmak” (başbakan kendisini ve partisini böyle tarif etti) nasıl suç değilse, Marksist Leninist olmak da suç değildir. Ama protesto hakkını kullanan öğrencilere ikide bir polis güçlerinin gazla copla saldırması, onların en demokratik haklarını kullanmasının önlenmesi suçtur. Başbakan ve İçişleri Bakanı (öteki bakanlar da) da bu suçun azmettiricisi olarak her gün yukarıdan, protesto yapan öğrencileri, arkasında “illegal örgütlerin” bulunduğu “provokatörler” olarak suçlamaktadırlar. Şimdi Başbakan bu suçlamayı “Marksit Leninist” olmaya “indirmiş”tir. Ama yine de bu sıfatı bir “suçlama” ifadesi olarak kullanmaktadır.
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da eylem yapan öğrencileri kabul etmemeyi; “Hareketlerinde şiddet olan gruplar”, ”başkasının özgürlüğünü engelleyen gruplar” olmasına bağlamaktadır. Oysa herkes bilmektedir ki, bu öğrenciler sadece protesto hakkını kullanmktadır ve hareketlerinde ne “şiddet” ne de “başkalarının özgürlüğünü engelleme” vardır.
Öğrencilerin YÖK’ün ÖTK’lı temsilcilerinin katıldığı toplantıları protesto etmesine gelince; öğrenciler bunu, ÖTK yönetimlerinin anti demokratik yöntemlerle “seçildiğini”, pek çok öğrencinin, disiplin soruşturması geçirmek, dönem kaybı gibi sınırlamalarla aday olamadığını, rektörlüklerin seçim sürecine müdahale ederek, seçimlerin öğrenci iradesinin yansımasına fırsat tanımadığını öne sürerek gerekçelendiriyorlar. Yoksa YÖK Başkanının demek istediği gibi, “Madem biz seçilmiyoruz öyleyse seçilmiş olanları tanımıyoruz” gibi “ben merkezci” bir tavır yoktur.
Burada öğrenci temsilcisi olarak toplantıya katılan ÖTK üyelerinin içinde elbette öğrenci taleplerini dile getirenler de vardır. Zaten bugün üniversitede o kadar çok sorun vardır ki; ulaşımdan barınmaya, beslenmeden eğitimin fiziki imkanlarına, polis baskısından üniversite ortamının anti demokratikliğine hangi konuya el atılsa, “üniversitenin bir sorunu”dur. Bu yüzden de YÖK Başkanının ve yandaş basının; “Bakın toplantılarda şunlara şunlara değiniliyor; bunlar da öğrencilerin, üniversitelerin sorunudur. Demek ki dışarıdan protesto yapanlar, öğrenci sorunları konuşulmuyor diye protesto etmiyorlar. İdeolojik nedenlerle protesto yapıyorlar” propagandası gerçekleri yansıtmamaktadır.
Çünkü burada kritik nokta konuşulanların üniversite sorunu olup olmamasından çok, bu sorunlara getirilen çözümlerin ne olduğu; bunların ne kadarının laik, demokratik, bilim özgürlüğünün egemen olduğu bir üniversite doğrultusunda adımlar olup olmadığıdır. Yoksa sorunları öğrenciler anlatsın, YÖK’ün yöneticileri de dinlesin, sonra da yönetim bu sorunları kafasına göre çözsün! Demokrasi bu olmadığı gibi öğrencilerin yönetime katılma talebi de sorunlar sıralama özgürlüğü değildir.
Evet, dün Başbakan TÜSİAD’la “buzları çözmüş”tür ama öğrenci düşmanlığında, haklarını talep eden emek ve demokrasi güçlerine düşmanlıkta ısrara devam ettiğini göstermiştir.
Evrensel
