Şebnem Korur Fincancı
Sizin için yılın ilk yazısı, yazarken yılın son gününde Edip Cansever’den iki dize ile 2025’ten 2026’ya geçiş yapalım. Dirlik Düzenlik şiirinden, ne zaman okusam içime işleyen iki dize bu, kendime yakın hissettiğim; “… Bir de utanmak olmasa/ Dünyayı seviyorum demektir…” Dünyayı sevmenin zor olduğu utançlarla dolu bir yılı geride bıraktık, yeni yılın utançları bizi dünyayı sevmekten alıkoymasın diyelim o halde. Utançsız geçmeyecek henüz, belli.
Filistin’den Sudan’a, Yemen’den Myanmar’a kuzeyden güneye, doğudan batıya yalnız silahlarla öldürülenler değil, açlıktan, donarak, ilaçsızlıktan ölümlerin utancımızı derinleştirdiği bir yılda, memleket sathında hapishanelerde artan hasta mahpuslarla, katilleri, hırsızları baronları salıp, yeni kadın kırımlarına açılan kapılardan düşünen, yazan, konuşanları hapsettikleri, en az her yüz kişiden birinin özgürlüğünden alıkonulduğu bir ülkede yaşamanın utancıyla baş başa kalmamayı dilemek yetmiyor yenisine geçerken. Hem yenisi nedir ki, geçen günlerin devamında, ölçeklendirip tanımladıklarımızdan başka. Sorun yılın yeniliğinden yaşamın yenilenmesine geçiş yapabilme gücümüzde. O gücü yeniden kazanmak için irademizin ortaklaşması gerek.
Birkaç gün önce, İrlanda’nın İsrail büyükelçiliğini Filistin Müzesi olarak yenileme ve böylece soykırıma karşı Filistin kültür ve sanatını yerleştirme çabası içinde olduğu haberini okumak biraz olsun utancımızı azaltabilir. Sanat bizi yeniden hayata bağlayabilir, dünya sevilesi olur bir anlığına da olsa.
Sanat demişken, geçen yılı bitirmeye ramak kala izlediğim ve yazarından yönetmenine sahne tasarımından, tüm bunların hakkını ziyadesiyle veren oyuncusuna, bir oyundan söz etmeliyim günlerin yenisine geçerken: “Sen ne güzeldin aşkımızın şehri.” Bir yakın tarih diliminde yaşadıklarımıza ve uzun yıllardır sayısız tanıklığımla her seferinde insanlık adına utanca boğulduğum işkenceye dair bunca sade ama güçlü bir anlatıyı izleme olanağı yakalamanızı öneririm. Gencecik bir oyuncunun, Naz Çağla Irmak’ın boyutlarını, sıkışmışlığını iliklerimizde hissettirildiğimiz odasından taşıp çoğalan, bizlere inanılmaz bir başarıyla yansıttıklarını izlerken, sesin, sözün ve bedenin o küçücük devinimlerinin bize aktardıklarının, sanatın ne denli etkili olabileceğini bir kez daha görmeme olanak verdikleri için tüm ekibe teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim.
Dünyayı sevmeyi kolaylaştıranlarla devam etmeli, yılı bitirirken Ayfer Tunç’un bize ulaştırdığı “Annemin Uyurgezer Geceleri” üzerine de bir iki söz etmesem olmaz! Ataerkil bir dünyayı altüst edemediklerinde kadınların unutarak hayatta kalabilmeleri, dünyanın da bunca kıyımı, zoru, zorbalığı unutarak hayatta kalmaya çalışmasının anlatısı unutmamanın, hafızamızın izini sürmenin asıl mücadelemiz olduğunu bize yeniden hatırlattığı için bir teşekkür de Ayfer Tunç’a ileteyim buradan izninizle. Ve elbette bunca acıyla baş edebilmenin ve yastan çıkıp devam edebilmenin yolunda yılın son çeyreğinde buluştuğum Georgi Gospodinov ve onunla buluşturan Sevgili Emek Erez’e teşekkür etmesem olmaz. “Bahçıvan ve Ölüm” üzerine söyleyecek söz çok ama ben “Günlük hayatın kenar boşluklarına alınan notlar” olmadan hakikate ulaşmak, hakikat olmadan utancımızdan kurtulmak mümkün değil diyeyim yeni yıla başlarken. Kenar boşluklarımız geniş, notumuz bol, utancımız az olsun yeni yılda. Düşünenler daha çok konuşsun, söz çoğalsın, sesimiz gür, mücadelemiz güçlü olsun. Sevilesi bir dünyada hep birlikte özgür, adil, barış içinde yaşamlarımızı yeniden kuralım. Utançlar geride kalsın!




