Dün bu köşede, İsrail’in “yardım gemilerine saldırısı” sonrasında sermaye partileri ve basında ortaya çıkan saflaşmalara dikkat çekilmişti.
Elbette ki, sorun Filistin sorunu gibi, tüm Ortadoğu ülkelerini ve bölgede egemenlik peşinde koşan güçlerin müdahil olduğu bir sorun olunca; “yardım gemileri” üstünden yapılan saldırı da onun etrafındaki kamplaşma da ister istemez, Türkiye’nin iç ve dışı politikasını tartışma ve bu politikalar etrafında bir saflaşma olarak biçimlenmektedir.
Dolayısıyla dünkü yazıda çerçevesi belirlenen saflaşma tablosu, önümüzdeki dönemde, sermaye güçleri arasında politik alandaki saflaşma ve çatışmaların da tablosuna karşılık gelecek mahiyettedir.
Bu yüzden bu saflaşmanın doğru anlaşılması, demokrasi güçleri açısından, hem kendi mevzilerinin konumu, hem de sermaye güçlerine karşı mücadele bakımından, ayrıca bir öneme sahiptir.
Çünkü demokrasi güçleri açısından; halkların kardeş olduğu, bölgeye barış ve demokrasinin yerleşmesi için sadece; İsrail saldırganlığına, İsrail’in Filistin’de uyguladığı zulüm politikalarına karşı olmak yetmez. Aynı zamanda ABD’nin ve öteki emperyalist güçlerin bölge stratejilerine karşı mücadele de son derece önemlidir. Ancak burada, demokrasi güçleri için bir kriter daha vardır ki; o da sadece Gazze’de değil, Türkiye’de de halkların kardeş olması, bir halkın ötekini ezmemesi konusunda da tutum alınması gerektiğidir.
Oysa İsrail karşısında “Mazlumun hakkını koruma iddiası ile aslan gibi kükreyen” CHP’den AKP’ye, laik sermaye çevrelerinden MHP’ye kadar güç odakları, Türkiye’nin kendi Filistin’ine gelince, PKK ile İsrail’i özdeşleştirip, hatta onları ortak eylem yapmakla suçlayıp (Bu iddiayı ilk ortaya atanın Kılıçdaroğlu olması da ayrıca manidardır); Kürtleri de İsrail işbirlikçisi gösterip hedefe koymaktadırlar. Her konuda birbirinin boğazını sıkan, aralarında, “Yardım gemisi saldırısı” konusunda bile ayrışan güç odakları, Kürtler ve İsrail arasında bağ kurup, onları açıkça ya da dolaylı biçimde İsrail işbirlikçisi göstermekte anlaşmaktadırlar.
İsrail’e sövüp saymak prim yapmaktadır; dolayısıyla da Başbakan bir yandan “Yardım gemilerinin gitmesine karşı” olduğu, öte yandan da ABD ile sorunun çözümünde her bakımdan hemfikir oldukları halde; sanki İsrail’e karşı çok önemli yaptırımlar hayata geçirmek için adım attıkları gibi bir üslupta konuşmaktadır. Muhalefetin durumu da çok farklı değildir. Bu yüzden de sermaye politikacıların yüzlerindeki maskeyi çekip indirmek; İsrail karşıtlığının boş bir gürültü olduğunu ve ABD’nin Ortadoğu stratejisiyle karşı karşıya gelmedikçe, İsrail’e zarar verilemeyeceğini; dahası İsrail’le işbirlikçiliğe devam edileceğini göstermek de elbette demokrasi güçlerine düşmektedir.
“Hiçbir şey yapılmıyor” baskısı birkaç gündür, hükümet cenahından “Anlaşmaları askıya alabiliriz” açıklamalarıyla püskürtülmek istenmektedir. Ama, eğer ABD ve onun bölge stratejisine karşı bir çizgiye geçmedikçe, sadece “İsrail’le yapılan anlaşmaları askıya alma”, anlaşmaların fiiliyatta yürümeye devam edeceği anlamına gelmektedir.
Bunların da ötesinde, Türkiye için Filistin sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur ya da Kürt sorunu Filistin sorunudur! Kendi Kürt sorununu çözmeye yanaşmayan, Kürtlerin kendi kaderlerine sahip olmasına karşı çıkanların, Filistinliler için yanıp yakılması, Filistin’in özgürlüğünü savunması bir aldatmacadır.
At izinin it izine karıştığı böyle bir ortamda olup biteni anlatmak zorlaşmaktadır. Ancak, eğer sadece genel olarak değil de işyerinde, hizmet ve üretim birimlerinde, kahvelerde, semtlerde bu tartışmaları açabilirsek; en önemlisi de sorunu “İsrail’e karşı kim çok bağırıyor”dan çıkarıp; “Kim gerçekten halkların kardeşliğinden yanadır; bunun Türkiye’de ölçütü nedir?”, “Demokrat olunmadan, antiemperyalist olunmadan İsrail’in bölgedeki siyonist politikalarına karşı mücadele edilebilir mi?” gibi soruların yanıtını ortaya koyma başarılabilirse, halkın bu yalan ve ikiyüzlülük fırtınası karşısında yanlış saflara sürüklenmesi büyük ölçüde önlenebilir.
Evrensel
