Güldem Atabay
“Enflasyonla mücadele” Türkiye’de son üç neslin gündelik hayatına girmiş bir kavram. Bu kadim mücadeleyi sadece parasal araçlarla yapmaya çalışmanın bir sonuç getirmediği tecrübesini son 10 yılda yeniden keşfetmekteyiz. Enflasyonu düşürmek istediğini söyleyen mevcut hükümetimiz parasal politikalarla sınırlı adımlarla ekonomide dönemsel oynaklıklar yaratıyor. Bu oynaklıkların sonucu paylaşım sorununu derinleştirmekten öteye kalıcı bir istikrara ulaşamıyoruz. Türkiye ekonomisinin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en yıkıcı sorun olan yüksek ve kalıcı hale gelen enflasyonu bir siyaset aracı olarak kullandığı için bu fasit döngü içinde yaşadığımızı bilmek gerekli. Keza, dünyada enflasyonu düşürmeyi isteyip de düşüremeyen bir ülke yok.
∗∗∗
Ekim 2022’de yüzde 85,5’i gören, Temmuz 2023’te yüzde 47,8’i aşarak Mayıs 2024’te yüzde 75,5’e varan yıllık tüketici enflasyonu bugün hâlâ yüzde 33,5 seviyesinde. Bu düzeyde oynak ve kronikleşmiş bir enflasyonu sadece para politikası kararları, ücret artışları veya arz yönlü geçici şoklarla açıklamak eksik kalır. Türkiye’de enflasyon sorunu, büyük ölçüde ekonomik yapının kendisinden kaynaklanan yapısal kırılganlıklarla iç içe.
Dolayısıyla enflasyon sorunun çözümü de kısa vadeli müdahalelerden değil, kapsamlı bir yapısal dönüşümden geçiyor. İthal girdilere ağırlıklı üretim yapısını dönüştürmeden, orta teknoloji kafesi kaynaklı verimlilik sorununu aşmadan, kayıt dışı ekonominin yarattığı fiyat dalgası sorununu çözmeyi hedeflemeden, yaratılan kurumsal zafiyete bağlı güven sorunu ortadan kaldırılmadan, tarım ve gıda zincirinde yapısal arızalar giderilmeden, yatırımların yönü teşvik sistemi aracılığıyla değiştirilmeden Türkiye’de enflasyon düşmez. Hukuk ve adalet sorununu da artık enflasyonla mücadele politikasının merkezine oturtmak zorundayız.
∗∗∗
Türkiye ekonomisinin üretim kompozisyonu uzun yıllardır ithal ara malı ve enerjiye yüksek bağımlılıkla şekilleniyor. Sanayi üretiminin büyük kısmı ithal girdi kullanırken, yerli katma değer oranı birçok sektörde yüzde 20’yi dahi aşamıyor. Bu durum, döviz kurundaki dalgalanmaların doğrudan iç fiyatlara yansımasına neden olurken kur geçişkenliği yüksek, maliyet enflasyonu kalıcı bir tehdit haline dönüşüyor. Büyüme hızının arttığı dönemlerde ortaya çıkan yüksek cari açığın finansmanı sorunları döngüler halinde kur şokları yaratıyor.
Türkiye ekonomisi, yüksek büyüme dönemlerinde dahi verimlilik artışı sağlayamayan bir yapıya gömülü. Toplam faktör verimliliği 2010 sonrası dönemde neredeyse durağan kalırken büyüme ağırlıklı olarak kredi genişlemesi ve istihdam artışıyla sağlanıyor. Büyüme modelini bu yapıya sıkıştırarak kurgulayan hükümet ücret artışları ile üretim maliyetlerini karşı karşıya getirerek fiyatlara yansıtılmasına neden olurken aynı zamanda firmaların rekabet gücünü aşındırıyor. Türkiye, yüksek katma değerli üretime geçişi başaramadığı ve hizmet kompozisyonunu değiştirmediği sürece, maliyet enflasyonu baskısından kurtulamayacak. Emek tarafındaysa, insana yaraşır ücretler dengesine ulaşmayı sağlayacak iyi işlere ulaşamayacak.
Türkiye’de kayıt dışı ekonominin GSYH içindeki payı yüzde 28-30 ile OECD ortalaması yüzde 15’in çok üzerinde ve ilk sırada. Bu durum yalnızca vergi kayıplarına değil, aynı zamanda ücret ve fiyat belirleme mekanizmalarında ciddi bir bozulmaya neden oluyor. Kayıt dışı istihdam ve üretim, ekonomideki gerçek maliyet ve fiyat yapısının görünmesini engellerken, Merkez Bankası politikalarının etkisini azaltıyor. Kayıt dışılık aynı zamanda bölgesel ve sektörel fiyat farklılıklarını artırarak enflasyon dinamiğini kontrolsüz hale getiriyor.
Fiyat istikrarının kalıcı hale gelmesi yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda kurumsal kapasite ve yönetim güvenilirliğiyle doğrudan ilişkili. Türkiye’de Merkez Bankası’nın son yıllarda sıkça değişen yönetimi, iletişim stratejilerindeki tutarsızlıklar ve politika bağımsızlığının tartışmalı hale gelmesi, enflasyon beklentilerinin çıpalanmasını imkânsızlaştırdı.
Türkiye’de gıda enflasyonu, genel enflasyonun üzerinde seyretmeye devam ediyor. Bunun temel nedenleri arasında tarımsal üretimin düşük verimlilikle yapılması, planlamanın yetersizliği, üretim zincirindeki verimsizlikler ve yüksek aracılık maliyetleri var. Gıda gibi gelir etkisine son derece duyarlı bir kalemdeki oynaklık, özellikle düşük gelirli haneler için enflasyonu daha da yıkıcı hale getiriyor. Tarımda yapısal dönüşüm gerçekleştirilemediği sürece gıda fiyatlarındaki istikrarsızlık sürecek; bu da toplam enflasyon üzerinde kalıcı bir baskı oluşturacak.
2000’li yıllarda büyümeyi sürükleyen kamu ve özel sektör yatırımları, ağırlıklı olarak inşaat, altyapı ve konut gibi üretken olmayan, döviz girdisi sağlamayan alanlara yöneldi. Bu yatırım kompozisyonu, sanayi ve teknoloji alanlarında uzun vadeli kapasite oluşturmak yerine, kısa vadeli talep artışını desteklediğinden arz yetersizliğine bağlı fiyat artışlarını tetikledi. Üretim kapasitesini artırmayan yatırım, büyümeyi geçici, enflasyonu ise kalıcı hale getirdi.
Kısaca, gerçekten niyet edilirse Türkiye’de kalıcı fiyat istikrarını sağlamak mümkün. İktidarın 25 yıl sonunda aşamadığı bu sorunun çözümü için para politikası çerçevesinin ötesine geçilerek toplumsal desteğini çok katmanlı yapısal dönüşüm planından alan siyasi, toplumsal ve kurumsal bir kararlılık iradesi gerekiyor. Değişim gerekiyor.




