Eğer İsrail’in “Gazze’ye yardım” gemilerine yaptığı saldırı ve sonrasındaki gelişmeler olmasaydı; dün Ankara’ya gelen Kürdistan Federe Devleti Başkanı Barzani’nin ziyareti her halde son birkaç günün manşeti olurdu. Ancak, Barzani’nin gelişi, bırakalım manşeti; ancak üçüncü sıradan gündeme girebildi.
Barzani’nin gün boyu, Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla yaptığı görüşmeler de “Gazze saldırısı”nın gölgesinde kaldı.
Oysa Barzani’nin ziyareti uzunca bir zamandan beri bekleniyordu. Çünkü Barzani ile görüşmenin, Türkiye ile Kuzey Irak arasında; “Sınır ötesi harekat” ve “Kandil’e yönelik kuşatma”dan ikinci bir sınır kapısının açılması, Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki ticaretin geliştirilmesi gibi, Türkiye’nin (Elbette Barzani’nin de) çok önem verdiği bir gündemi vardı.
Elbette Kuzey Irak-Türkiye sınırı sıradan bir sınır değil. Bu anlamıyla Kürdistan Federe Devleti de, sıradan, Irak’ın bir eyaleti olmaktan ibaret bir komşu değil. Tersine Türkiye Kürt sorununu çözmekte ayak sürüdükçe, büyüyen Kürt sorunu, en azından 2007’den beri, Irak Kürt Federe yönetimine de rol yüklüyor. Hele, AKP’nin “Açılım girişimi”nin başarısızlığa uğramasından sonra, sorunun çözümü için Türkiye-Irak-ABD üçlü görüşmelerine umut bağlanması Irak Kürt yönetiminin rolünün önemini daha da artırmış bulunmaktadır.
Barzani’ni gelmesi de bu açıdan; Kandil’in kuşatılmasında kendisinden beklenen işi yapmaya ikna edilmesi bakımından önem taşıyordu.
Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Barzani’ye ve yönetimine verilen önemi belirtmek için, bölgenin önemine değindikten sonra, “Kardeşim” diye hitap ettiği Barzani’ye “Bölgeyi birlikte yönetmeliyiz” diyor. Bunun olmamasının nedeni olarak da Davutoğlu, “PKK’nin varlığını” gösteriyor.
31 Mayıs’tan itibaren, Abdullah Öcalan’ın “çekilmesi” ve “PKK’nin tek taraflı olarak sürdürdüğü ateşkes kararını da kaldırdığını” açıklamasından sonra, AKP Hükümeti için Barzani yönetiminin alacağı tutum daha da önem kazanmıştır. Çünkü kendi Kürtleriyle konuşarak sorunu çözmek yerine “üçlü görüşmelere” umut bağlayan AKP Hükümeti için, ABD ile PKK’ye karşı yapılan ittifak gibi Barzani de vazgeçilemez bir önem kazanmıştır.
Öte yandan süreç, ABD’nin Irak’ı askeri bakımdan terk etmesinin tarihi yaklaştıkça (Ağustos 2010) sıkışmaktadır.
PKK’nin İskenderun’da “deniz üssü”nün askerlerine karşı giriştiği saldırıdan sonra, hükümet cenahında yapılan hazırlıklardan anlaşılmaktadır ki; askeri önlemler artırılacak ve operasyonlar hız kazanacaktır.
Ama daha da tehlikelisi; operasyonlardaki çatışmaların büyüyüp ölümlerin artmasına bağlı olarak ırkçı-şoven çevreler halkı kışkırtmakta, bu amaçla cenazelerin yarattığı duygusallık ve genel olarak yükselen tansiyon Kürtlere karşı tepkiye dönüştürülmek için kullanılmaktadır. Bu kışkırtmalar bazen BDP binalarına, BDP’lilerin işyerlerine saldırı olarak yansırken, çoğu zaman da üniversitelerde ve öğrenci yurtlarında Kürt öğrencilere karşı bir tepkiye dönüşmektedir. Bu tepki ile Kürt öğrenciler üniversitelerde ve yurtlarında barınamaz duruma getirilmektedir. Kimi üniversitelerde ve kentlerde öğrenciler üniversiteyi terk etmekte, hatta kenti terk etmek zorunda kalmaktadırlar.
İçinden geçilen dönemi, öncekilerden ayıran ve tehlikeli yapan yan da budur.
Burada elbette Türkiye’nin demokratlarına ve ilericilerine önemli bir sorumluluk düşmekte; en gerici güçlerin Türk-Kürt çatışması kışkırtmasına gelinmemesi için son derece akılcı ve kararlılıkla mücadele etmeleri gerekmektedir.
Elbette bu, kolay bir iş değildir ve giderek de zorluklar artacak görünmektedir. Ancak, zorluklar bu görevi yapmayı engellememeli, uygun araçlar ve yollarla ırkçı-şoven güçlerin oyunları bozulmalıdır. En geniş birlikler oluşturmak, Türk-Kürt kardeşliğinde ısrar eden provokasyonları deşifre eden bir tutum bugün demokratlığın, devrimciliğin, halkların kardeşliğinden yana olmanın; gerçek bir barış isteyip istememenin kriteri haline gelmiştir.
Evrensel
