Dünyamızın barışa ihtiyacı var. Bunca acıya rağmen insanlığın hâlâ savaşlardan medet umması, öldürmeyi anlamlı bulması anlaşılır gibi değil.
Kimileri savaşı bir tür, insanlığın gidişinde “doğal dengeleyici” unsur olarak görüyor, savaş olmadan barış olmaz demeye getiriyor. Barışın sürekliliğinin insanlığa zarar verecek bir durum olduğunu ima ediyor.
Kimileri ise barışın, insanlığın serüveninde daha yaratıcı, daha üretken ve daha insani yeni bir yol oluşturabileceğine işaret ediyor. Yaşlı yeryüzünün delik deşik ettiğimiz bedenini daha fazla zorlamadan, kendinin bir parçası olan insanla daha barışçı bir ilişki içinde yaşamasının sağlanmasının da mümkün olduğuna…
Bush’un gidişi ve Obama’nın gelişiyle böyle bir dönem mi açılıyor diye düşündüğümüzü hatırlıyorum 1,5 yıl önce. Birçok köşe yazarı, yazar-çizer de, Obama’nın, bir “siyahî” olarak başkan seçilmiş olmasını yalnızca Amerika’da değil tüm dünyada da yeni ve daha barışçı bir dönemin başlangıcı olarak algılamıştı.
Obama, insanlığın en azından barışa susamış kısmının büyük bir umudu olarak iktidara geldi. Ama dünyanın daha çok savaşa ayarlanmış mekanizmalarını değiştirmek öyle tek tek kişilerin yapabilecekleri işlerden değildi. O nedenle de şimdileri zorlandığı da aşikâr.
Başbakan Erdoğan da, genel olarak dünyada ama daha çok da bölgemizde bir tür “barışı” arayan bir lider olarak sivrildi. Komşularla sıfır sorun, vizelerin kaldırılması, Gazze ve Filistin konusundaki duyarlılıkları ve son olarak da Brezilya’yla birlikte İran’ın nükleer çalışmalarının izlenebilirliğine yaptığı katkı, bütün bunlar bu imajı güçlendiren girişimler oldu.
Dünkü “grup toplantısında” “şiddet”le söylemesine rağmen İsrail halkıyla yöneticilerini ayırarak “barışçı” sözler sarf etmesi de bu özelliğini bence daha da pekiştirdi.
Erdoğan’ın başarısı büyük ölçüde duruşunun “meşruiyetinden” kaynaklanıyor. Bu meşruiyet de, Filistin halkının İsrail tarafından dünyanın gözleri önünde mağdur edilmesinden… O nedenle de dün Erdoğan’ın sözleri bütün dünyada yankılandı ve İsrail de bu sözlerden etkilenerek tutukladığı insanları serbest bıraktı.
İnsan, dünyada ve bölgesinde “barışçı” bir imaj yaratmış bir başbakandan kendi ülkesinin sorunları konusunda da cesur adımlar atmasını bekliyor. Bu nedenle de Başbakan’ın, otuz yıldan beri Türkiye’nin kanayan yarası Kürt sorununu telaffuz ettikten sonra “açılımın” bu kadar iç dengelere terk edilerek bir çıkmaza sürüklenmesine seyirci kalmasını anlamakta zorlanıyor.
Nitekim Kürt sorununun yine bir çıkmaza doğru sürüklendiğini artan operasyonlardan ve ölümlerden anlamak mümkün. Öcalan’ın “artık ben yokum” demesinden sonra çatışmaların başlaması bu konuda savaşın devam edeceğini barış için de daha gidecek çok yolumuz olduğunu gösteriyor.
Oysa bütün bunların, yani Kürt sorunu etrafında varolan direncin, hatta yalnızca Kürt sorununun da değil, Alevi kesiminin talepleri karşısındaki direncin de, “başörtüsü” konusundaki taleplere karşı direncin de, kamu emekçilerinin ya da işçilerin taleplerine karşı direncin de artık bugünün yeni dünyasında herhangi bir kıymeti harbiyesi kalmadı.
Ben kalmadığını düşünenlerdenim. O nedenle de bu konular etrafında “savaşa devam” mantığıyla hiçbir ilişkim yok ve bu konularda “barışın” filizlenmesinden yanayım.
Ama burada belirtmeliyim ki bu sorunlar yalnızca Başbakan’ın çözebileceği sorunlar değil. Başbakan’ın bu konularda daha cesur davranmasını isterim tabii ki. Ama aynı biçimde parlamentoda muhalefetin de yapıcı ve cesaretlendirici olmasının gerekli olduğu da açık. O nedenle de Kılıçdaroğlu’nun “rüzgâr”ından medet umabilmek biraz da Kılıçdaroğlu’nun bu konularda nasıl davranacağına bağlı.
Geçenlerde bir dostum anlatmıştı; Amerika’da gençler artık “e-mail” okumuyorlarmış. Biz daha yeni yeni okumaya başlamışken gençlerin vazgeçmiş olması hayatın ve insanın ne hızda değiştiğini göstermiyor mu?
