Mete Kaan Kaynar
Bakan’a bakan neyin tekini görüyor?
Hans Christian Andersen, meşhur “Kral Çıplak” masalını bugün Türkiye’de yazsaydı, masalın sonu muhtemelen Çağlayan Adliyesi’nde biterdi. Çünkü bu coğrafyada “Kral çıplak” diyen çocuklar ters kelepçeyle gözaltına alınıyorlar. Ortalık pek tekin değil, Bakan Tekin’e “Tekin çıplak deMESEMiydik?” diyenler derdest edildiler. Durun bakalım, bu yazı da bir turnusol kâğıdı olacak: Bakanın tekini eleştirmek için miting yapmak suçmuş öğrendik; bu konuda yazmak, bakanı anayasal hakkını1 kullanarak sarakaya almak da suç mu değil mi hafta içi öğreniriz?
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, üzerine Türkiye Yüzyılı etiketli, reform elbisesini giyip sahneye çıktığında; Türkiye İşçi Partili (TİP) gençler, de “de-MESEM-iydik” diyerek seslerini yükselttiler. Bakanlık, arkasına sermaye örgütlerini (MÜSİAD vb.) alıp “Eleştirilerden rahatsız olmuyoruz.” dese de yaşanan panik ve tutuklamalar gösterdi ki; Bakan fena halde rahatsız, çünkü Bakan fena halde çıplak.
Suç Mahalli: “Mala” mı, “Cana” mı Zarar Verme?
TİP’li gençler neden tutuklandı? İddianameye göre suç: “mala zarar verme” ve “mukavemet”. Peki, gençler hangi mala zarar verdiler? Sunum kumandasına mı, kürsüye mi, salondaki koltuklara mı? Hayır. Gençler mala değil bakanın tekinin kerameti kendinden menkul o dokunulmaz ! erişilmez! o… (aman ya savcılarla uğraşasım hiç yok) o “muhteşem” o “mükemmel” (!) o, o… işte o karizmasına zarar verdiler. Zarar ne kelime, bakanın tekinin o gayrikâbili touchable karizmasının üzerine çıkıp tepindiler. Peki “mala zarar verme” ile kodese tıkılan gençler bakanın tekini neyle suçlamışlardı, hatırlayalım: “cana zarar verme”
Gençlerin “Çocukların Kanı Elinizde” pankartı, Bakanlığın da vitrinini tuzla buz etti. Asıl “cana zarar verenler”, çocukları pres makinelerinde ezen düzenin sahipleriyken; yargı, bu cinayetleri ifşa eden gençlere suçlu muamelesi yaptı.
Sayın Bakan, deMESEM aklımda kalacak, “mala zarar verme” suçunu arıyorsan, bırak benim pırıl pırıl çocuklarımı, öğrencilerimi; sorumluluğundaki çocukların bedenlerini bir “mal” bir “demirbaş” gibi gören sanayi tezgahlarına bak. Ha, unutmadan, “politik dispepsi” ciddi bir sorun, allasen bir mütehassısa görünmeyi de ihmal etme ya da kısa yoldan bir Omeprazole falan al. Bu aralar padişahlardan misal verenleri içeri alıyorsunuz ama ben yine de hatırlatayım onlara bile “Mağrur olma, senden büyük Allah var” denirdi. Mağrur olma Yusuf Hocam, “dünya beşten de şeşten de büyüktür.” Aman, Omeprazole’i günde bir al, ihmal etme.

Bakanın tekinin bıldır yediği hurmalar
Zirvenin açılışında konuşan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, meslekî eğitimde sermaye ile kurdukları ilişkiye yönelik eleştirilere verdiği yanıt, devletin çocuklara bakış açısının bir özetidir: “Eleştirilere inat, sektörle eğitim öğretim süreçlerinde ülkemizin menfaatleri doğrultusunda çalışmaya devam edeceğiz. Bu tür eleştirilerle karşı karşıya kalmak bizi rahatsız etmiyor.”
Bakanın rahatsız olmadığı eleştiriler, aslında 2024 yılının ilk 11 ayında iş cinayetlerinde hayatını kaybeden en az 60’ı aşkın (Kasım sonu itibarıyla 85’i bulan2) çocuğun yaşam hakkıdır. İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nin 2023 ve 2024 raporları, en çok çocuk iş cinayetinin sanayi siteleri, inşaat alanları ve atölyelerde meydana geldiğini gösteriyor3. Bu raporlar, devletin “eğitim-istihdam entegrasyonu” diye sunduğu modelin pratikte çocukları ölümcül risklerle baş başa bıraktığını ortaya koyuyor.4
Sadece 2023-2024 ve 2024-2025 eğitim dönemlerinde MESEM kapsamında çalıştırılan en az 15 çocuk, devletin “eğitim” dediği yerlerde; inşaat boşluklarında, pres makinelerinde ve elektrik akımlarında can vermiştir.5
Bakanlığın “sektörle iş birliği” adı altında savunduğu bu düzen, çocukların eğitimden koparılarak ucuz işgücü ordusuna dönüştürülmesi ve sermayenin kâr hırsına kurban edilmesidir. Bakanın “rahatsız olmuyoruz” beyanı, çocuk mezarlığına dönen işyerlerinin siyasî sorumluluğunu üstlenmekten kaçınan bir iktidar kibrinin itirafıdır.

MESEM: Eğitim değil, yasal çocuk işçiliği ve kaynak transferi
Türkiye’de çıraklık eğitiminin dönüşümü, 2016’da çıkarılan 6764 sayılı Kanun’la ivme kazandı. Bu düzenleme, çıraklığı zorunlu eğitim kapsamına alarak işyerlerini fiilen okul uzantısı hâline getirdi. MESEM modeli ise bu hattı iyice genişleterek öğrencileri haftanın dört gününü patronun yanında geçirmek zorunda bırakan bir yapıya dönüştürdü. Bugün yaşadığımız tablo, bu yasal zeminin doğrudan sonucudur.
TİP’li gençlerin protestosunun hedefindeki MESEM (Meslekî Eğitim Merkezleri), bir eğitim modeli olmaktan ziyade, sermayeye “bedava ve çocuk yaşta işçi” sağlama projesidir. Sistem, çocukları haftanın 4 günü işyerine hapsedip sadece 1 gün okula göndererek onları akranlarından, sosyal gelişimden ve akademik gelecekten koparmaktadır. Daha vahim olanı, bu çocukların ücretlerinin işverenler tarafından değil, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan, yani halkın birikimlerinden karşılanmasıdır.
Devlet, yoksul halkın çocuklarını çırak adı altında sermayeye sunmakta, maaşlarını da yine halkın cebinden ödemektedir. MÜSİAD gibi sermaye örgütlerinin “zorunlu eğitim kısılsın, çocuklar piyasaya erken girsin” talepleri, Bakanlık politikalarıyla birebir örtüşmektedir. MESEM, yoksul çocuklarına “İşçisin sen işçi kal!” diyen, sınıfsal eşitsizliği kurumsallaştıran bir çarktır.
Gençlerin “Suçu”: Çocukların yaşamını savunmak
İstanbul’daki zirvede TİP’li üniversite öğrencilerinin açtığı “Çocukların Kanı Elinizde” pankartı, bu çarkın dişlileri arasına sıkışan çocukların çığlığıdır.
Gençler, bir siyasî parti üyesi olmanın ötesinde, kendi kardeşlerinin ve kuşakdaşlarının yaşam hakkını savunmak için oradaydılar. Ancak iktidarın yanıtı, hukuk devletine değil, polis devletine yaraşır nitelikte olmuştur. Barışçıl bir protesto hakkını kullanan, kimseye zarar vermeyen 17 genç gözaltına alınmış, 16’sı “mala zarar verme” ve “görevi yaptırmamak için direnme” gibi, avukatların “somut delil yok” dediği suçlamalarla tutuklanmıştır.
Yargı, çocukları ölüme gönderen denetimsiz işyerlerinin patronlarına, iş cinayetlerinin siyasî sorumlularına göstermediği cevvalliği, bu cinayetleri protesto eden gençlere göstermiştir.6 TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın da vurguladığı gibi; “Katiller, tecavüzcüler, hırsızlar ellerini kollarını sallayarak gezerken, çocukların ölmemesi için ses çıkaran gençler cezaevine gönderilmiştir” Oysa Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Anayasa’nın 34. maddesi, barışçıl toplantı ve gösteri hakkını güvence altına alır. Dolayısıyla gençlerin yaptığı eylem yalnızca meşru değil, aynı zamanda çocuk işçiliğine karşı toplumsal bir uyarı niteliğindedir.
O hurmalar bir gün gelir… Onurlu bir gelecek için mücadele
Bu tutuklamalar, devletin çocukları koruma konusundaki aczinin değil, onlara yönelik sömürü düzenini koruma konusundaki ısrarının göstergesidir. 16 gencin tutuklanması, sadece bir asayiş olaydı keşke ama siyasî bir tercihtir; Bakan Tekin de bu siyasî tercihi gözümüze sokmaktan imtina etmiyor. İktidar, MESEM projesiyle çocuk işçiliğini meşrulaştıran7 politikalarına yönelik en ufak bir itiraza dahi tahammülü olmadığını göstermekte hayli hevesli8.
TİP’li gençlerin eylemi, Bakanlık ve Sektör iş birliğinin cilalı vitrinini indirmiş, arkasındaki çocuk tabutlarını göstermiştir. Bu tutuklamalar, gençleri susturmak bir yana, MESEM gerçeğini tüm toplumun gündemine sokmuştur. Hesap sorulması gerekenler, anayasal protesto hakkını kullanan gençler değil; çocukları koruyamayan, onları ucuz işgücü olarak gören ve “eleştirilerden rahatsız olmayan”lardır.
Gençlerin talebi nettir ve bu talep tüm toplumun talebi hâline getirilmelidir:
• Çocuk işçiliğini meslekî eğitim kılıfıyla yasallaştıran MESEM uygulaması son bulmalıdır
• Çocukların yeri sanayi siteleri değil, okullardır.
• Çocukların yaşam hakkını savunduğu için tutuklanan gençler derhal serbest bırakılmalıdır.
Çocukların sanayi tezgâhlarında değil, okul sıralarında olması gerektiğini söyleyenlere kelepçe takılan bir ülkede adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokakta, kampüste, atölyede yeniden kurulmak zorunda. Bugün MESEM’in altında ezilen çocuklar için ses çıkaran gençler, yarın bu ülkenin vicdanını ve yönünü belirleyecek olanlardır. Tarih onlarıdan değil, çocukları ölüme gönderenlerden hesap soracaktır.
Çıplak olanın kim olduğunu, herkesin gözü önünde zaman gösterecek.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
1- Madde 25 — Düşünce ve Kanaat Hürriyeti “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Madde 26 — Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet; resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.
6- 2013’ten bu yana (ve AKP döneminde) çocuk işçiliğinden ölümlere dair uzun dönemli veri; toplam ölümler için bakınız: Gazete Pencere ve Bianet.




