“Bir kelebeğin kanat çırpışı neticesinde ortaya çıkan hava akımı, dünyanın yarısını yok edecek çapta büyük bir kasırgaya neden olabilir.” (Kaos Teorisi)
Bilal, Daru’n-Nedve’de imanını açığa vurduğunda Ümeyye b. Halef’in söylediği şu sözler manidardır:
“Unutma Bilal, sen benim kölemsin, seni satın aldığımda ruhunu da satın aldım, terbiye etmesini bilirim!”
Bugün yaşananlara baktığımızda insanlığın aynı zihniyetin tasallutu altında bulunduğunu görüyoruz. Zira bugün, insanlık ailesinin tüm fertleri -dolayısıyla toplumlar- mevcut küresel sistem eliyle anne karnına düştükleri andan itibaren sahip oldukları tüm haklardan yoksun bırakılmış, köleleştirilmiştir. Sistem, iktisadi, siyasi ve askeri organizasyonlarıyla bir yeryüzü cehennemi var etti. İnsanlık ailesinin beslenme, barınma, eğitim ve sağlık gibi en temel ihtiyaçları dahi kapitalist ve emperyalist güçler tarafından alenen ipotek altına alındı. Bununla birlikte insanlığın kendi işine hâkim olma, seçtiği herhangi bir hayat tarzını serbestçe uygulama hakkı gasp edildi. Hiçbir manevi-ahlaki ölçü tanımayan bu zihniyet, insanlık ailesi üzerinde egemenlik addederek, insanın insanla, tabiatla ve yaratıcısıyla olan ilişkilerini dahi kendi tekeline alma ve çıkarına uygun bir biçimde istediği gibi düzenleme yoluna gitti. Evet, Firavun’dan söz ediyorum!
Ancak ne var ki, hırsız kadar ev sahibi de suçlu. Zira yeryüzü, tarih boyunca zalimlerle mazlumların işbirliğine sahne oldu. Korkularının esiri haline gelerek mensubu oldukları aileye ihanet eden, böylece insan değil “insanımsı” oldukları ortaya çıkan mahlûklar, dünya nimetlerine kavuşabilmek için, diğerlerini haklarından mahrum eden zorbaları rableştirdiler ve çeşitli şekillerde onlara kul oldular. Yeryüzü şeytanlarının istediği de tam olarak buydu. Çünkü tarih boyunca yeryüzünde ihdas edilen kölelik düzeni, dünya nimetlerine kavuşmayı servet ve iktidar sahiplerine boyun eğmekten geçer hale getirmişti.
Firavun’u Firavun yapan nedir ki? Servet ve iktidar… İktisadi, siyasi ve askeri güç… Ama hepsinden önce kamunun, yani toplumun kendisi. Servet ve iktidarın kamudan kaynaklandığını daha önce ifade etmiştim. Ancak bunun bir de itaat yönü var. Zira tarihin her döneminde gücü ellerinde bulunduranlar, toplumlarının karşısına dikilerek mülkün yegâne sahibi olduklarını ilan ettiler ve kendilerine itaat edilmesini istediler [“Böylece (Firavun) kavmini küçümsedi; onlar da ona itaat ettiler. Gerçekten de onlar fasık (yoldan çıkmış) bir kavimdi.” (43/51, 54)] Dolayısıyla tarih bize, bu mülkiyet iddiası karşısında kölelerin iki tür davranış biçimi sergilediklerini gösterir: İtaat ve isyan. O halde dün olduğu gibi bugün de insanlık ailesi iki ayrı tercih hakkına sahip: Ya Firavun’un kavmi gibi efendilerinin karşısında boyun eğecek ya da isyan bayrağını çekecek. Bir üçüncü seçenek yok! Ancak işin zor kısmı bundan sonra başlıyor. Zira içinde bulunduğu durumun farkına varan insan, bu aşamadan sonra öncelikle tercihlerinin beraberinde ne getireceğini düşünmeye koyulur. Efendilerine itaat etmesi halinde şöyle ya da böyle, yarı aç yarı tok yaşayacak, hayatını idame ettirecek. İsyan halinde ise -ki, yapması gereken yegâne şey budur- efendilerinin gözünde hedef tahtası haline gelecek, işkence, açlık, sefalet ve hatta ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Bir başka ifadeyle ya onursuz bir biçimde yaşam sürecek ya da onurlu bir şekilde isyan ederek her türlü musibete göğüs gerecek ve özgür bir insan olarak yaşama veda edecek.
İnsanlık bilincinden yoksun olanlar için efendilerinin takdir ettiği ölçüde dünya nimetlerinden faydalanmak ve bu suretle hayatın idamesini sağlamak esastır. Lakin bu ailenin onurlu üyeleri meseleye farklı bir açıdan bakarlar. Böyleleri için bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir. Allah, onların mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır, onlar gerekirse Allah yolunda (hak, adalet, eşitlik, özgürlük için) öldürürler ve öldürülürler (9/111).
Ancak ne var ki, yaşadığımız coğrafyada Emevi Saltanatı’ndan bu yana itaat kültürü ve güce tapınma hüküm sürmektedir. Bu nedenle klasik din(i)dar zihin, kitaba tek yönlü bakar. Her gün yapraklarını çevirip durduğu kitabın içinde sürekli olarak hidayeti, takvayı, namazı, kırkta bir zekâtı, orucu ve haccı görmesine karşın, kıyamı, hicreti, cihadı ve şehadeti gör(e)mez. Kıyamsız, hicretsiz, cihatsız ve şehadetsiz bir din… Bu din, uyuşturucu dinidir. Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptırır. Kitapla eşekleştirir, namazla ürkekleştirir, duayla pasifleştirir. Bu dinin mensubu olan adam, bela evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna dokunmaz, yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olur. İş elini taşın altına koymaya geldiğinde ortadan sıvışır. Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp yangın mahalline koşmak yerine, oturduğu yerden akıl verir, ahkâm keser. Onun dininden bir şey çıkmaz, çıksa çıksa kölelik çıkar; zira onun dini itaati emreder. Der ki, “zalim de olsa sultana/otoriteye itaat edeceksin.” Bu, adamına göre kimi için yerel veya bölgesel, kimi için de küresel ölçekli sultan olur. Hatta “şekil a”da görüldüğü gibi o otorite kâfir de olsa fark etmez! “Güce tapınmak” tam da böyle bir şeydir. Aynı adam -Allah muhafaza- gücü eline geçirdiğinde (iktidar olduğunda) ortalığı kasıp kavurur, muhaliflerine dünyayı dar eder, yeryüzünü açık hava hapishanesine çevirir. Güce tapınan adamın genel karakteristiğidir bu; güçlüye itaat eder, zayıftan itaat bekler.
Hâlbuki din, insanlığı sırtına vurulmuş olan yüklerden ve boynuna dolanmış olan zincirlerden kurtarmak için vardır. Nitekim peygamberin misyonu da budur (7/158). Dolayısıyla bu dinin tabiatında itaat değil, isyan vardır. “La ilahe illallah”la statükoyu yıkar, hiyerarşiye (ast-üst ilişkisi) son verir, hegemonik ilişki biçimlerini reddeder, hiç kimsenin bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasına müsaade etmez. “La kuvvete illâ billah”la en-Nâs’ı, yani toplumu ön plana çıkarır (bkz. ‘Yeşil burjuvazinin iflah olmaz hastalığı’ başlıklı makale). “Fekku raqabe”yle köleliği ortadan kaldırır. “Lehû mülkû’s-semavati ve’l-ard”la rızık kaynaklarını kamusallaştırır/insanlık ailesinin ortak mülkiyeti haline getirir. “İnsan için emeğinin karşılığından başka bir şey yoktur” diyerek “herkesten yeteneğine göre”, “İhtiyaçtan fazlasını verin” diyerek “herkese ihtiyacı kadar” prensibini vazeder ve böylece efendilerle köleleri eşitler.
Çağımızın kavramlarıyla konuşacak olursak, bunun adı “anarşizm”dir. Yunanca “an” (-siz-sız- olumsuzluk eki) ve “arche”den (otorite/yönetim) türetilmiş olan “anarche/anarşi”, “otoritenin yokluğu/otoritesizlik, yönetimsizlik” demektir. “Anarşizm, toplumun yönetimsiz olarak tasarlandığı bir yaşam ve davranış teorisine ya da ilkesine verilen addır. Dolayısıyla insanın insan tarafından yönetilmesini reddeder ve eşitliği öngörür. Bu doğrultuda halkın mülk/servet ve iktidar sahiplerine itaatten vazgeçmesini ister. Böyle bir toplumda uyum, itaat ya da yasa yoluyla değil, bir toprak parçasına ya da meslek grubuna bağlı insanlar arasında akdedilen özgür anlaşmayla sağlanır.” (Kropotkin; Anarşi)
Peki, “Allah’a, rasulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (4/59) ayeti ne olacak? Öncelikle şunu söylemek icap eder ki, Allah, elle tutulur gözle görülür bir nesne değildir. Allah’a ve peygamberine itaat, Kur’an ve Sünnet’te mündemiç bulunan manevi-ahlaki ilkeler bütününe riayet etmekten ibarettir. “Ulû’l-emr’e itaat” konusuna gelince: Bu da klasik din(i)darın anladığı türden bir itaat değildir. Zira ulû’l-emr’in hiç kimseye hükmetme yetkisi yoktur. O, sadece meydana gelen anlaşmazlıkları karara bağlamak (insanlar arasında adaletle hüküm vermek) ve en-Nâs’ın işlerini görmek üzere vardır, dolayısıyla hiç kimseyi yönetiyor da değildir. Bir kişi veya grubun diğerlerini yönetmesi, “kula kulluk” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Bu bakımdan denebilir ki, İslam, anarşist bir karaktere sahiptir. Nitekim peygamberlerin hepsi kendi yaşadıkları çağın egemen gücüne başkaldırmış ve hiçbiri servet ve iktidar aracılığıyla halkı köleleştirenlerin otoritesini tanımamıştır.
Bunun yanında peygamberler fiili eşitliğin savunucusu ve uygulayıcısıdırlar. Zira eşitliğin olmadığı yerde ne adaletten ne de özgürlükten söz edilebilir. İslam, bunu gerçekleştirebilmek için ne gerekiyorsa yapar, yeri geldiğinde savaşmaktan da kaçınmaz. Peygamber bu uğurda savaşarak ölmeyi kazanç olarak görür. O, şöyle söylemektedir: “Bu Bedir’in çocukları (Bedir’de savaşan sahabe) akıllı, uyanık ve beceriklidirler. Onlar ki, Bedir’de öldürüldüler ve onlar ki, doğru dürüst ibadet etmeden, bir namaz kılamadan, bir oruç tutamadan cennete gittiler.” “Çünkü onlar yeni Müslüman olmuşlardı. Henüz birtakım şeyleri öğrenme fırsatı bulamadan birden bire bir sorun ortaya çıktı ve kendilerini o sorunun içerisinde buldular. Gittiler Bedir veya Uhud şehitlerinden oldular. Dolayısıyla bu, bir beceriklilik, akıllılık ve uyanıklıktır.” (Ali Şeriati; Kendini Devrimci Yetiştirmek)
Oysa “şekil a”da görüldüğü gibi klasik din(i)dar zihin, ani gelişen bir olay veya birden bire ortaya çıkan bir sorun karşısında tüccarca ölçüp biçer ve şöyle düşünür: “Egemenle uzlaşmamak, faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye başkaldırmaktır.” Onun otorite olarak nitelendirdiği ve başkaldırılmasını tehlikeli bulduğu şey, taptığı şeyin ta kendisidir: Güç! Bu nedenle reel politik düşünür, rasyonel -aslında irrasyonel- hesaplar yapar ve niteliği niceliğe kurban eder. Hâlbuki “İslam, sayı azlığından -dolayısıyla maddi yetersizliklerden- ötürü asla darbe yiyici ve mahcup olucu değildir.” (Peygamberin Havazin seferine çıkacak 12.000 silahlı Müslüman’a hitaben yaptığı konuşmasından – Ali Şeriati; Ne Yapmalı? – Ayrıca bkz. 2/249, 8/65-66)
Bütün bu anlattıklarım çerçevesinde Özgürlük Filosu Akdeniz kelebekleri misali duvara çarpıp yere düşmüş olsa da hayati bir misyon üstlenmiş, Müslüman ve bir o kadar da anarşist bir ruhla küresel emperyalizmin belki de en donanımlı ordusuna yerinde kafa tutarak gerekli örnekliği ortaya koymuştur. Bugün hükümetten, Birleşmiş Milletler’den, uluslararası diplomasiden vs. medet umanların, İblis’ten yardım bekleyen sefihlerden hiçbir farkları yoktur. Hamasî yazılar yazarak veya meydanlarda nutuk atarak ablukayı kırabileceklerini zannedenler ise aymazlık batağında boğulmak üzere olan zavallılardır. İşi duayla halletmeye çalışanlara gelince, onlar da Allah’ın kendilerine emrettiği şeyi O’na buyurmuş olmaktan (gerisin geri iade etmekten) başka bir şey yapmış olmazlar. Dolayısıyla bugün yapılması gereken tek şey, gemi yarenlerinin yaptığı gibi işi bizzat yerinde eyleme dökmektir.
Anarşist ruhlu olacaksınız, kendi işinizi kendiniz göreceksiniz. Aksi halde hiç kimse size altın tepsi içerisinde felahınızı takdim etmez. Üstüne üstlük TV ekranlarından daha nice Müslüman’ın katledilişini seyretmek değişmeyen kaderiniz, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak da ahlakınız haline gelir.
Şu halde boyun eğmek kölelerin daimi kaderi midir? Hayır! Köleler boyun eğmek zorunda değillerdir; çünkü özgür de olabilirler. Yeter ki, niyetleri sahih, amelleri salih olsun. Öyle ya “insana uğrunda çaba gösterdiğinin dışında başka bir şey verilmeyecektir.” (53/39) Dileyene kölelik, dileyene özgürlük…
