“Dünya’ya rağbet edip mülk edinmeyin!” (Allah’ın Elçisi Muhammed) (İbn-i Mesud, Cem’ül Fevaid c.3 / 7968)
“Her kim Muhammed’i bulup getirecek olursa, ona ikiyüz kıvırcık deve verilecektir.”[1]
Mekke’nin ileri gelenlerince yapılan bu duyurunun muhatabı, kısa bir süre sonra “Medine”’ sokaklarında söylenen şu şiire de muhatap olmuştu;
Es-Selam ey Hadi-yi Hak mehde-i Ahir zaman,
Mihr’i Âlem-tab, subh-ı madelet, necm-i Huda!
Es-Selam ey şah-ı eyvan-ı risalet, es-selam
Merhaba ey mülteca-i din-ü devlet, Merhaba![2]
(Selam ey doğru yolu gösterici, ahir zaman hediyesi! Selam sana ey âlemi aydınlatan güneş! Ey adalet sabahı, ey hidayete erdiren güneş!)
Çünkü o, adaletin güneşi idi…
Adalet kelimesinin kökenine baktığımızda ilginç bir karşılık buluruz;
‘’Adalet kelimesi a-d-l kökünden, eşitlik manasına gelmektedir. Adalet kelimesinin tam karşılığı “eşit bölüştürmektir.”[3]
Kellesine iki yüz kıvırcık deve biçilen Allah Elçisi’nin neden böylesine ağır muamele gördüğünü anlamak ister misiniz?
O halde, Allah Elçisi’nin azad ettirdiği bir köle olan ‘’Bilal Habeşi’’ye soralım;
Soru: Ya Bilal, nedir bu kodamanları telaşlandıran, yaban eşeği gibi sağa-sola kaçışmalarını[4] sağlayan iş?
Abdullah b. Hevzeni’den; Haleb’de Bilal ile karşılaştım ve sordum; ‘’Peygamber’in geçimi nasıldır ?’’ Dedi ki; Allah O’nu peygamber olarak gönderdiği günden ölünceye dek hep O’nunla birlikte bulundum. O’nun fazla bir şeyi yoktu. Hatta bir adam gelip Müslüman olduktan sonra üstünde bir şey görmediğinde, beni gönderir, o adam için birinden ödünç para alırdım, onunla hemen gidip bir elbise alıp o adamı giydirirdim. Bir keresinde müşriklerden zengin bir adam karşıma çıktı ve dedi ki; ‘’Benim imkânım çok geniştir, benden başka kimseden ödünç para alma!’’ Adamın dediğini yaptım. Bir gün abdest alıp namaz için ezan okuyacağım bir vakit o müşrik, bir grup tüccarla birlikte çıkageldi ve bana ; ‘’Ey Habeşli!’’ diye seslendi. ‘’Buyur!’’ dedim. Hemen bana hücum etti ve ağır laflar söyledi.
Dedi ki; “Aybaşına kadar ne kadar var?”
‘’Aybaşı yakındır.’’
‘’Aybaşına dört gün var. Aybaşı geldiğinde bana olan borcunu ödeyemezsen ona karşılık seni, eskiden olduğun gibi köle yapar koyun güttürürüm.’’
Bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndüm. Yatsı namazını kılınca, Peygamber evine döndü, ben de arkasından yanına girmek için izin istedim ve izin verdi, girdim ve dedim ki; ‘’Ey Allah Resulü! Bana ödünç para veren müşrik var ya, aybaşında parasını istiyor, ne bende, ne de sende onu ödeyecek bir şey yok. İzin ver de kaçıp bazı Müslüman kabilelerin yanına gideyim, belki Allah, Resulü’ne bir rızık ihsan eder de gelip borcumuzu veririz. Aksi halde adam bizi rezil eder.’’
İzin verdi; hemen evime gittim. Kılıcımı, heybemi, pabuçlarımı ve kalkanımı hazırlayıp başımın ucuna koydum. Yalancı fecrin beyazlığı gelince kalkıp gitmeye hazırlanacaktım ki ‘Ey Bilal!’ diye bir sesle irkildim.
O ses; ‘Haydi Resulullah seni çağırıyor, yanına git!’ dedi.
Vardığımda kapıda dört tane deve, üzerlerinde eşya yüklü çöktürülmüş yatıyordu. İzin istedim, girdim; şöyle buyurdu: ‘Müjde Ey Bilal! Allah senin borcunu ödeyecek mal ihsan etti.’ Sonra şöyle buyurdu : ‘Kapının yanında üzerinde eşya yüklü dört deve görmedin mi?’
‘Evet’ dedim. ‘Üstlerindeki eşyadan, elbiselerden, yiyeceklerden istediğini alabilirsin. Onları bana Fedek’in reisi hediye etti. Onları alıp borcunu kapat!’ Emrini yerine getirdim. Sonra mescide gittim. Baktım ki Resulullah orada oturuyor. Selam verdim.
Sordu ; ‘Ne yaptın, borcu ödedin mi ?’
‘Allah, Allah Resulü’nün üstünde olan her borcu ödemeye bizi muvaffak kıldı.’’ Dedim.
‘Bir şey arttı mı ?’ diye sordu.
‘Evet’ dedim.
‘Bak, verilecek kimse varsa onları da ver de beni rahatlat! İçim rahatlamadan ailemden kimsenin yanına girmek istemiyorum’ buyurdu. Yatsı namazından sonra beni tekrar çağırdı ve sordu; ‘Sendeki malları ne yaptın ?’
‘Bendedir; henüz kimse gelmedi’ deyince, Allah Resulü o gece evine gitmeden mescidde geceledi. Ertesi gün yatsı namazına kadar orada kaldı. Sonra yine beni çağırıp;
‘Ne yaptın verdin mi ?’dedi.
Ben de; ‘Evet Ey Allah Resulü, artık müsterih olabilirsin’ dedim. Bunun üzerine ‘Allahu Ekber, Elhamdülillah’ dedi. Yanında dünyalık varken ölümün gelip kendisini bulmasından çok korktuğu için daima bunu yapardı.
Sonra onu takip ettim. Akrabalarına bir bir dolaşıp selam verdi, hal ve hatır sordu. Sonra evine gitti. İşte bana sorduğun Peygamber böyle bir şahsiyetti![5]
İşte Allah’ın Elçisi böyle bir şahsiyetti!
Şimdilerde, servet yarışında yarışanların üstüne kapaklandığı zenginlikleri eritmeden evine gitmeyen, gözüne uyku girmeyen, morali bozulan, fakirlik içinde yaşamayı bir tercih olarak değil, İslam’ın gerekliliği olarak bilen, elinde hiçbir şey tutmayan, sürekli veren, verdikçe neşelenen, huzur dolan, etrafında sorunları olanların derdiyle dertlenen, dertleri yüklenen, ana, baba ve dahası…
Ve şöyle buyurdu;
Enes’den nakledilir;
Peygamber, yarına hiçbir şey saklamazdı![6]
Ve hatta öyle ki;
Ukbe b. El-Haris’den;
‘O, Allah Resulü’nün arkasında ikindi namazını kıldı. Allah Resulü, selamdan sonra kalkıp koşar adımlarla hanımlarının odasına vardı. O’nun bu hızlı gidişinden cemaat endişelendi. Çıkıp onların yanına gelip o telaş ve endişeyi görünce, şöyle buyurdu; ‘Evimizde biraz altın vardı. Evimizde bulunmasından hoşlanmadım, bir an önce fakirlere dağıtılmasını emrettim.’[7]
Ve devam etti! ;
Ebu Hureyre’den;
‘Kulların sabaha çıktıkları hiçbir gün yoktur ki, iki melek inip biri: ‘’Allah’ım! İnfak eden kimsenin infak ettiği malın yerine daha iyisini ver!’ Öbürü; ‘’Allah’ım! Mal biriktirenlerin malını yok et!’ demesinler…[8]
Uğruna “anam babam sana feda olsun ya Resulullah” denilen o elçi işte böyle biriydi. Hele ki, bugün, O’nun sünnetini ihya ettiğini ilan edip, servet ve refah içinde yaşayanların, yanından bile geçemeyeceği kadar heybetli ve “insan.”
Ebu Vail’den ;
‘’Muaviye, hasta yatan Ebu Haşim b. Utbe’ye ziyarete geldi. O’nu ağlarken görünce sordu: ‘Ey dayı! Neden ağlıyorsun? Çektiğin sancıdan dolayı mı, yoksa safası gitti diye dünyaya olan hırsından mı ?’ Cevap verdi: Allah Resulü, bize bir şey tembih etmişti, tutamadık. O’nun şöyle dediğini duydum: “Mal olarak insana takatten düştüğünde kendisine bakacak bir yardımcı, bir de Allah yolunda bineği olması kâfi gelir.” Bugün kendimi bu hududu aşmış görüyorum. ‘’
Ve Rezin şunu da ilave etti: ‘’Bu zat öldüğün zaman geriye sadece şunları bıraktı: Otuz dirhem para ve bir de içinde hamur yapıp yediği ufak bir tekne.’’[9]
Öyle ki, 30 dirhem bıraktığı için kahırla ölen Utbe, yeğenine son nefesinde dahi mesaj verememiştir. Bizim İslam dediğimiz hakikat orada “Muaviye ile yüzleşmiş”, fakat Muaviye, kenz dinini seçmiştir…
Safa ve Merve tepesine çıkıp halka seslendiği o günden sonra “akli dengesini yitiren kodamanlar” kızgındı. Çünkü ihtiyaç sahibi için, yoksul için bir hak vardı mallarında onların.[10]
Kur’an’ın Tevbe suresinde dile getirilen önemli bir kavramdan bahsetmek gerekir: “Kenz” kavramı.
Kenz, “k-n-z” kökünden türemiş, malı malın üstüne koyup istiflemek/muhafaza etmek[11] manasına gelen bir kavramdır. Kenzin zıttı “infak”tır.
Kenz etmek, tedavülden çekmek, biriktirmek, üst üste koymak; günümüze getirdiğimizde, ihtiyaçtan fazla gayrimenkul alıp kiraya vermek, bankada para tutmak, yastık altında altın biriktirmek, mal istiflemek ve tedavülden çekmek manalarına gelir. Bu anlamlar bizim tayin ettiğimiz anlamlar olmamakla beraber, kavramın lügavi manasıdır.
Ey iman edenler! Şu bir gerçektir ki; ahbar ve ruhbanlar, halkın mallarını ‘’haksız yollarla tıka basa yerler ve insanları Allah yolundan alıkoyarlar.’’ Altın ve gümüşü kenz edip Allah yolunda harcamayanlara elim bir azabı müjdele! (Tevbe Suresi, 34. Ayet)
Ahbar ve Ruhban ibaresi, ne hikmetse meallerin büyük çoğunluğunda ‘’Rahip ve Hahamlar’’ olarak çevrilir. Bu, kasıtlı olarak bu şekilde yapılıyor ise, gocunma; bilinçsizce yapılıyor ise, cehalettir.
Çünkü bu kavram; haber veren, halkın bilmediklerinden haber verdiğini iddia eden demektir. Çoğunlukla din bilginleri için kullanılır. Bunun nedeni ise; tarihsel süreçte, halkın önüne çıkıp, onların bilmediklerini bildiğini iddia edenler “hep din âlimleri olmuşlardır.’’
Ancak bugün için bu kavramın böyle anlaşılması uygun değildir. Bugünün gözüyle bu kavram şu anlama gelir;
Ruhban kavramının bir diğer anlamı “korkutan”dır. Şeytan sizi fakirlikle korkutur, sizi görünür görünmez çirkinliklere sürükler. (Bakara Suresi, 268. ayet)
Bilginin tekelleşmesi, akabinde bilgisini kullanarak “halkın kategorize edilmesini sağlayan” ve mukabil olarak kendisini “halkın sahip olmadığı bilgilere sahip olarak gösterip, üste çıkan” manasına gelir.
Bu, pek âlâ; bir hoca, imam olabileceği gibi, bir siyasetçi, doktor ve hatta aydın bile olabilir.
Bilginin paylaşımı da tıpkı mal gibidir. Bu hususta güzel bir rivayet paylaşmak isterim;
Ali, Meysem’i hurma satarken görür ve hurmalarını iyi ve kötü diye ikiye ayırdığını ve her birini ayrı fiyata sattığını görür. Ona kızarak; ‘’Neden halkı, Allah’ın kullarını sınıflara göre taksim ediyorsun ?’’ dedi ve elleriyle hurmaları birbirine karıştırdıktan sonra belirli bir fiyata satmasını emretti.[12]
Kaldı ki, Allah Elçisi’nin can dostu ve damadı Ali, başa geçtiğinde ekonomik paylaşımı tamamen değiştirmiştir. Ülkenin en büyük askeri ve siyasi önderlerine 3 dinar verilirken, bu kişilerin hizmetkârlarına da 3 dinar verilmekte idi…
İşte onun yoldaşları böyle şahsiyetlerdi…
Kenz, bir süreçtir. Bir amaçtır ve dünyevi bir misyondur. Körlüğün en ileri alamet-i farikası, devinimin baş düşmanı, ekoloji ve ekonominin katlidir.
Kenz sürecinin gelişimi şu şekilde hayata geçmektedir;
O dedi: “Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.” Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkârlardan sorulmaz. (Kasas Suresi, 78. ayet)[13]
Karun’un bu tepkisi, bilgiyi tekelleştirmesi noktasında eleştiri görmüştür. Bilgi, mutlak anlamda bir kişi ya da zümreye ait değildir. İnsanlık vicdanının ortak işlemek sureti ürettiği bir hakikattir. Dolayısı ile “kamu malı”dır.
Yani bir kişi siyasetçi olabilir. Edindiği bilginin kendisini üstün görmesine neden olması, kenzi tetikler. Bu üstünlük, paylaşımda da üstünlük elde etme egosuna dönüşerek devinim bozulur ve kenz başlar…
Hâlbuki tüm insanlık “Nefs-i vahide”den yaratılmıştır.
(Nisa Suresi, 1. ayet) Ey insanlar! Sizi bir tek bir nefsten yaratan, ondan eşini vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah’tan korkun. Rahimlerin haklarına saygısızlıktan da sakının. Şu bir gerçek ki Allah, Rakîb’dir, sizin üzerinizde sürekli ve titiz bir gözetleyicidir.[14]
Dikkat edersek ayetin sunduğu form şu şekildedir;
Tek Nefs — İnsan — Çiftler
Kuran’da “eş” kavramı, hanım-erkek olarak kullanılsa da, bir şeyin eşi, karşıtı, beraberindeki olarak da kullanılır. Yaratım sürecini tasvir eden bu ayete göre insan, tek neftsen yaratılmış ve sonrasında zıtlıkları, çelişkileri üretmiştir.
Bu zıtlık ve çelişkilerin ürettiği ayrılıklar “tek nefsi” unutturmuş, külli olan nefs, cüz’i bir forma indirgenerek, çatışma ve çelişki ortamı hâsıl olmuştur…
İslam ise iki temel prensip için insanlığa deklare edilmiştir;
1- Nefs-i Vahide
2- Ümmet-i Vahide
Yani insanlığın adalete kavuşması, eşitlenmesi, kendi elleriyle ürettiği çelişkileri ortadan kaldırmak sureti ile, sınıfsal ayrılık ve karşıtlıkların giderilmesi ve akabinde oluşacak “tek toplum”.
İşte sizin toplumunuz tek bir toplumdur. Ve bu toplumun Rızk vericisi olan/Rabb benim. Daima benim bilincimde olun. Gel gör ki; kendi aralarında paramparça olup gruplara/sınıflara ayrıldılar. Her gruba kendini hak, diğerini batıl görmek hoş göründü… Şimdi sen onları, cehalete batmış olduklarını anlayıncaya kadar kendi hallerine bırak! O elde ettikleri mal ve oğulları, hayırda yarıştırmak için kendilerine özel olarak verdiğimizi mi zannediyorlar? Hayır, anlamıyorlar! Ancak Rablerinin delillerine inananlar ve saygılarından dolayı haşyet duyanlar. Ve Rablerine ortaklar, şerikler, aracı tanrılar, yedek ilahlar, panteonlar, mammonlar koşmayanlar. Ve Rableri huzuruna dönecekleri için, verdikleri/dağıttıkları malları kalpleri ürpererek verenler/dağıtanlar.
İşte onlar hayırlara koşuşurlar ve hayır için yarışırlar… (Mu’minun Suresi, 52-61.ayetler)[15]
Bu toplum, sınıfsız, düzlemsiz, kategorisiz bir toplumdur. Bu toplumu inşa etmenin yolu ise; Nefs-i Vahide, yani ortak vicdana tutunmaktır.
Yani daha net biçimde şunu belirtmek gerekir;
Kişinin namazı; kendisine malını dağıtmasını emretmiyorsa[16], kenz ve ruhbaniyet vücud âlemine girmiş demektir. Kenz ve Ruhbaniyetin girdiği gönülden, Allah ve Resulü çıkmıştır.
Ve o gönül iflah olmaz bir hastalığa duçar olmuştur…
Yastığa başını koyduğunda uykuya gark olanlara değildir sözümüz…
Sözümüz vicdan sahiplerinedir;
Bir kimse ile münasebete girmek için, kendisinin ibadetine bakmayın! dirhem ve dinar ile olan münasebetine bakın… (Allah’ın elçisi Muhammed)
Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır.
Fazla verilenler, neden rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor?
Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar? (Nahl Suresi, 71. ayet)
Sana neyi infak edeceklerini/dağıtacaklarını sorarlar; de ki, “kazandıklarınızın ihtiyaçtan artanının tamamını”… (Bakara Suresi, 219. ayet)
Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan Suresi, 30. ayet)
—————————————————————–
[1] Tarih-i Taberi c. 3, s. 122
[2] Tarih-i Taberi c. 3, s. 129
[3] Ragıp El İsfehani – Müfredat (A-d-l maddesi)
[4] Müddesir Suresi, 50. ayet
[5] Rüdani, Cem’ül fevaid, c. 3- 7955
[6] Rüdani, Cem’ül fevaid, c. 3- 7956
[7] Rüdani, Cem’ül fevaid, c. 3- 7957
[8] Rüdani, Cem’ül fevaid, c. 1- 2778
[9] Rüdani – Cem’ül Fevaid, c. 1 – 7972
[10] Zariyat Suresi, 19. ayet
[11] Ragıp El İsfehani – Müfredat (k-n-z maddesi)
[12] Kapitalizm – Ali Şeriati, s. 21
[13] Kasas Suresi, 78. ayet
[14] Nisa Suresi, 1. ayet
[15] Yaşayan Kuran/R. İhsan Eliaçık – Mu’minun Suresi, 52-61. ayetler
[16] Hud Suresi, 87. ayet
