Son günlerde “görüşürüz-görüşmeyiz” üstünden koparılan gürültüye bakınca, AKP, CHP ve MHP’nin “Kürt sorununun çözümü” üstünde çok farklı politikalar savundukları, bu yüzden de anlaşamadıkları için bir araya gelemedikleri sanılır. Ama olup bitene biraz daha yakından bakınca, aslında durumun tam tersi olduğu görülür. Yani bu partilerin, Kürt sorunu gibi ülkenin en önemli sorunu üstünde birbirine çok yakın politikalar izledikleri için analaşamadıklarını görürüz.
Çünkü gerçekten farklı görüşlere sahip partiler, birbiriyle rahatça konuşup tartışabilir ve en azından kendi çözümünü halkın beğenisine sunarak ötekinden farklarının halk tarafından görülmesini sağlar.
Nitekim BDP, farklı bir görüş savunmaktadır ve bu rahatlıkla diğer partilerin görüşlerinin “çürük” olduğunu göstermek için her vesileyi ve her durumu kullanmakta; hükümetle de, AKP ile de, CHP ile de, MHP ile de görüşebileceğini her vesileyle söylemektedir.
Bu üç partiye gelince; tamamen karşıt çözümlere sahip oldukları izlenimi uyandırsalar da, gerçek bunun tersidir.
Şöyle ki:
Bu üç parti de Kürtlerin dirençli ve örgütlenmiş kesimlerini muhatap almayı reddetmekte, Kürtlerin ne istediğini umursamamakta; “Tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayarak ve üniter yapı” statükosunu bozmama konusunda hemfikirdir.
Bu üçlü, sorunun çözümü doğrultusunda adım atılması için öncelikle PKK ve öteki direnen Kürt odakların tasfiye edilmesi gerektiği; ancak ondan sonra “yüce devletin” Kütlere gerekli gördüğü hakları tanıyacağı konusunda da hemen hemen aynı fikirdedir.
Yine bu üçlü, sorunun çözümünde “üçlü mekanizmayı” esas almakta, ABD ve AB’nin birinci dereceden rol oynamakta olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, onların üstüne düşeni yapması (aranan PKK’lileri iade etmeleri, ülkelerinde PKK’yi barındırmamaları, uluslararası planda siyasi ve ekonomik desteğe engel olmaları) durumunda PKK’nin TSK tarafından kolayca yenileceğini, böylece Kürt sorununun ortadan kalkacağını söylemektedirler.
Ve yine bu üçlü; bugün içeride ve dışarıda yürütülen operasyonlar, KCK operasyonları ve öteki askeri önlemler konusunda ortak görüşe sahiptir. Burada aralarındaki fark, bu önlemlerin etkin olarak yürütülüp yürütülmeği konusundadır. Bu yüzden de muhalefet, operasyonların, çatışmaların artmasını değil de askerin çok zayiat vermesini, yeterli askeri önlem alınmamasını eleştirmektedir.
Yine bu üçlü, “TRT Şeş”, Kürt kültürünün serbestçe geliştirilmesi, Köy Adaları’nın iadesi, bölgeye yatırım teşvikleri gibi konularda da hemfikirdir.
Farklılıkları ise tamamen “ayrıntıda”dır. (*) Örneğin Tayyip Erdoğan’ın Gediktepe’de siperde çömelmesi, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu tarafından eleştirilmekte; basında sert tartışmalara vesile edilmektedir. Bu eleştirinin karşılığı olarak Kılıçdaroğlu’nun o sipere gidip “Atatürk gibi” ayakta duracağı belirtilirken, “çömelen başbakan görüntüsü”nden Bahçeli, “Bu bölgede OHAL gereklidir” sonucunu çıkarmaktadır! Ya da Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, “açılımı” eleştirmektedirler. Ama eleştiriler, “açılım adına yapılanlara” yönelik değil, “açılımı kamuoyunun barışçıl ve demokratik bir çözüm girişimi” olarak anlamaya; bu anlamlanın da Kürtleri cesaretlendirmesine yöneliktir. Hükümeti de buna sebep olmakla eleştirmektedirler.
Birbirine bu kadar yakın durunca bu partiler, halka kendi çözümlerinin daha doğru olduğunu göstermek için “ayrıntıdaki farkları” esasın önüne çıkarıp; “konuşmak”, “bir araya gelmek” gibi politikada herkesin, her zaman yapacağı basit bir işi bile büyük bir kavga konusu haline getirmektedirler.
Bugün sermaye partileri arasındaki bu gürültülü kavganın esası budur!
Vatan, millet, halk, asker, şehit, ölümlerden duyulan acı…tümü bu rant kavgasının sosu olarak kullanılmaktadır!
(*) Hep, “Şeytan ayrıntıda saklıdır” denir. Ama Kürt sorununda “şeytan esasta yatmakta”dır. Ve bu konuda sorun, ayrıtılar öne çıkarılarak esasın bu sayısız ayrıntının altında kalmasıdır.
Evrensel
