“O sura üfürüldüğünde, işte o gün çok zor bir gündür. Kâfirler için hiç de kolay olmayacak.” (Müddessir 74/8 – 10). “On aylık gebe develer başıboş bırakıldığı zaman. … Ve sorulduğu zaman o diri, diri toprağa gömülen kıza: Hangi günahı sebebiyle öldürüldü? ” diye! Defterler açılıp, yayıldığı zaman, gökyüzü sıyrılıp açıldığı zaman, cehennem alevlendirildiği zaman, cennet yaklaştırıldığı zaman, her can ne yapıp, getirdiğini bilir.” (Tekvir 81/4, 8–14).
“Sura üfürüldüğünde” sözünden ilk anda akla gelen elbette ki kıyamet ve hesap günüdür. O günde insan kayırma, güçlülerin sözünün geçmesi, zayıfların ezilmesi diye bir şey olamayacağından, tabi ki, bu dünyada güçlerine dayanarak borularını her zaman öttürmeye alışık olanlar için zor bir gün olacak. Çünkü artık adalet borusu ötmüştür. Adalet borusunun öttüğü hiçbir yer ve zamanda kâfirlerin borusu ötmez. İşte hesap günü de bu nedenle kâfirler için hiç kolay olmayacak.
Kur’an-ı Kerim ayetleri üzerinde durulurken, ayetlerin bu dünyadaki hayata yönelik mesajlarına da dikkat etmemizde büyük yarar vardır. Hem ayetlerin doğru anlaşılabilmesi, hem günlük yaşantımızdaki görevlerimizi gereği gibi yerine getirebilmek için.
Yeryüzünde herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde; kâfirlerin sözlerinin geçmediğini, orada her türlü otoritenin gerçek anlamda adaleti uygulayan inananların elinde bulunduğunu varsayalım; Fitne, fesat, zulüm, yalan iftira ve günah ile güç elde etmeye alışanlar için, bu ortam ne kadar zordur? Hiç tahammülleri yoktur, borularının ötmemesine; yani her şeyin istedikleri gibi gitmemesine. Onlar yoksul kitleleri köle/kul, kendilerini efendi/rab bilirler. Atalarından miras aldıkları dinlerinden böyle öğrenmişler. Bu nedenle gerçekten adaletin borusunun öttüğü gün onlar için hiç kolay olmaz.
Bir düşünsenize; kamu adına adaletli kamu yöneticileri, kendilerinde ihtiyaç fazlası bulunanlardan bunları alıyorlar (ya da isteyerek onlar kendileri veriyorlar) ve gerçek ihtiyaç sahiplerine yani hakları gasp edilenlere dağıtıyorlar… Böyle bir şeyin olabilmesi, sokakların naim cennetlerine dönmesi demektir… Kim istemez böyle bir dünyayı! Her şeyi her zaman sadece kendilerinin sanan mülk hırsızları… İşte o gün, böyleleri için zor bir gündür. “Allah korusun!” İyi, öyle diyelim de, adama demezler mi, kendi kendisini korumayanı Allah niye korusun? Tam tersine Allah cezalandıracağını söylüyor; “… cehennem alevlendirildiği zaman …”
Zalim müstekbirlerin tahammülsüzlüklerine örnek olması bakımından, günümüzde Amerika’nın İran’a karşı takındığı tavırlara dikkat edilirse, bu durum açıkça görülebilir. Ayrıca, şahlık rejimi yıkılıp, İslâm Cumhuriyeti kurulduğunda ne kadar zor gelmişti Amerika ile Batı Ülkeleri ve İran’daki yerli işbirlikçilere. Türkiye Başbakanının Ortadoğu’da ve Dünyanın başka yerlerinde zulmedilen insanlardan yana birkaç söz etmesine bile tahammül edemiyor, bu sömürgeci zihinler…
Bazıları çıkıp, “Kur’an’ın ve bu ayetlerin ne ilgisi var bu konularla?” diyebilir. Evet, diyenleri çok gördük. Çünkü onlar Kur’an’ı mezarda ölülere okurlar, evlerinde ise gene ölüleri için okurlar. Başkaları da, anlamını hiç düşünmeden, dağlarda, tepelerde insanlardan uzak tapınaklardaki rahipler gibi mistik bir kendinden geçme ile başlarını yana yıkıp, Mushafı teganni ile terennüm ederler.
Ama görüldüğü gibi hiç de öyle değil. Kur’an’ı ölücülerin okuduğu ölüler kitabı değil de, hayat kitabı yaşayan Kur’an olarak görür, O’nu kerim gözle okursak, O’nun her konuda bir sözünün bulunduğunu göreceğiz.
“Defterlerin açılması” demek, her hangi bir konuda tutulan raporların açılması demektir. Defterlere yazılıyor ve kapalı tutuluyor, zamanı gelince defterde yazılı olan raporlar ilgili ve yetkililere sunuluyor. Bu ayetlerden mahkemenin delillerin sunulması ile devam ettiğini anlıyoruz. Bu mahkeme sadece ahret mahkemesi olarak görülmemelidir. Allah yeryüzünde insan eliyle adaleti bir gün gerçekleştirecektir. İşte o günkü sahneye dikkat edelim: Raportörler çok ciddi ve yanlışsız olarak tuttukları raporları ortaya koyuyorlar. Raporlar gerçeği o kadar net anlatıyor ki, güneşin doğması ile yeryüzünün aydınlanması, ya da batması ile akşamın başlaması kadar kolay görülebilir.
Şöyle düşünelim: Herhangi bir beldede tağuti/azgın bir yönetim sürerken, bir taraftan da adaletli bir yönetim için, insanlığın huzuru için, dünya nimetlerinin hak sahiplerine gereği gibi dağıtılması için çabalayan devrimci insanlar var. Bu insanlar azgın zalimlerin yaptıkları hakkında sürekli rapor/defter tutuyorlar, olamaz mı, onları kim engelleyebilir? Bir gün hak ve adalet devrimi gerçekleşip, “Defterler açılıp, yayıldığı zaman” her şey güneşin aydınlığı gibi meydana çıkar ve zalim suçlular içlerinde cehennem ateşinin kavuruculuğunu duyarlar. Müslümanlar ve küçük kızlar ile bütün suçsuz, günahsız iffetli kadınlar da huzurun, güvenliğin, özgürlüğün, onurlandırıcı uygulamaların bulunduğu bahçelere kavuşurlar. Bu bahçeler evleridir, çalışma yerleridir, tarlaları, bağları, okulları, çarşıları, sokaklarıdır.
İşte o darbeler olmadan önce Irak’taki Müslümanlar, fabrika, çiftlik ve başka malları bulunan ülkenin zenginlerine “Gelin bize yardımcı olun, idareyi Müslümanlar ele alsın, yoksa ileride bir ihtilal olursa mallarınızı ve çocuklarınızı ortada bırakıp yurt dışına kaçmak zorunda kalırsınız” demişler.
Zengin müstekbirler bu uyarılara hiç kulak asmamışlar. Ama sonra, kaçışları gerçekten çok komik ve kendileri için hayli acıklı olmuş. İkincisi ise İran İslam Devrimi sırası ve sonrasında oradan kaçanların hikâyesidir. Biz onları seyrettik, televizyon ekranları ile gazete ve dergi sayfalarında… Şah ve ailesi, patronlar, paşalar, diplomatlar kaçan kaçanaydı. Hele Cumhurbaşkanı Abdul Hasan Beni Sadr’ın kaçışı en komiklerindendi. Hani kadın kılığına girip kaçmıştı ya!
Evet, insanlar adalet, eşitlik ve özgürlük için gerekli çabayı gösterip, bir adalet düzeni/devleti oluşturabilirlerse, kendilerine cennet(yaşanılabilir bir dünya/huzur ve güven bahçesi), kâfirlere de cehennem(yürekleri yakan bir zindan) yaklaşmış olur. Ama kâfir, münafık ve müşriklerin egemenliği altında uzlaşmaya gitmiş(Mudahene etmiş, Bakınız: “Güçlüler itaat ve müdahene isterler” başlıklı yazı) ve hiçbir şeyden sıkıntı duymayan, bir de kendisine Müslüman diyenlerin egemenliklerinin sürdüğü hiçbir yerde böyle bir şeyin olmayacağı açıktır.
Ayetler üzerine yorum yaparken, söylediklerimizden, “bu ayetlerin hiç mi ahretteki hesap günü ile ilgisi yok?” tarzında bir soru akla gelebilir. Buna yukarıda kısmen değinmiştik, üzerinde biraz daha duralım. Elbette var. Ahret dediğimiz şey, şimdinin sonrası olandır. Şimdi ve sonra… Şimdinin önemi sonrasından kaynaklanır. Çünkü sonra şimdi ile şekillenir. O halde ahrette de bir yargılama, ödüllendirme ve cezalandırma var. Ancak orada kişinin yapabileceği bir şey yok. Ama burada orası için yapılabilecek çok şey var. Her erteleme bir yok olma riskini taşır. İnsan kazasıyla kaderini görür. Diğer bir deyişle, insan yapması gerektiğine inandığı bir davranışta bulunarak Allah’ın kendisi hakkında takdir ettiğini görür ve bilir. Yoksa kör kadercilik kuyusuna düşer ve ebediyen gün yüzü(cenneti/güzel bahçeleri) göremez. Bu durumda gökyüzünden bulutlar kaybolup yeryüzüne yakın yerlerden de sisler kalktığında onun göreceği, yaklaşmakta olan acı ve hüzünle dolu bir hayattan( cehennem) başka bir şey olmayacaktır(*).
