17 Mayıs’ta imzalandığında dünyaya, “İran’la Batı arısındaki nükleer krizinin çözülmesinde büyük adım” diye sunulan, “nükleer takas” anlaşması etrafındaki gerilim, tam bir krize dönüşme seyri izliyor.
Anlaşmaya imza atan Brezilya ve Türkiye diyor ki; “Biz Obama’nın bize yazdığı ve ABD’nin şartların bildirdiği mektuba harfiyen uyduk. Anlaşmada bu mektupta bildirilen her şey vardır!”
Ancak daha anlaşmanın yapıldığının ilan edildiği günden başlayarak; ABD ve öteki batı ülkeleri bu anlaşmaya karşı oldukların açıkladıkları gibi, aynı zamanda İran’a yeni yaptırımlar üstünde ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın anlaştığı da ilan edildi. Demek ki; İran’da, Brezilya Devlet Başkanı ve Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, İran’ı “Obama mektubu” doğrultusunda ikna etmeye çalışırken, ABD ise BM Güvenlik Konseyi Daimi üyeleri ve Almanya’yı “daha sert yaptırımlara” ikna ediyormuş!
Ve o günden beri de giderek harareti artan bir tartışma sürüyor. Türkiye’yi İran konusunda kendi görüşüyle çelişir bir pozisyonda gördüğü için olacak ABD, Türkiye’yi giderek artan biçimde ABD’nin işini zorlaştırmakla suçluyor.
Öte yandan tartışma uzayınca, Brezilya Hükümeti, Obama’nın mektubunu basına sızdırdı! Ve görüldü ki; anlaşma metni bu mektuba uygundur! Ancak bu durumun ABD yönetimini daha da kızdırdığı anlaşılıyor.
Obama’nın mektubu açığa çıktıktan sonra ABD lafı değiştirse de geri adım atmıyor; “Yapılan anlaşma Obama’nın mektubuna uygun olabilir ama bize biz şunu altına imza atıyoruz deseydiniz; İran’ın nükleer çalışmalara tümüyle derhal son vermesi gerektiği şartımızı da söyleyecektik” diye kendini haklı göstermeye çalışıyor.
Ve tartışma, “diplomatik yollarla mı çözüm yoksa baskı ve savaş araçlarıyla mı” biçimini alınca ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, diğer alanlarda ikili ilişkiler iyi olsa bile İran’ın nükleer sorununa yaklaşım konusunda “ciddi görüş ayrılığı” içinde olduğunu öne sürdü. Bu tutumun, “İran’a zaman kazandırmanın, İran’ın nükleer programını konusunda uluslararası birlikten kaçınmasına olanak tanımanın, dünyayı daha az değil daha fazla tehlikeli hale getireceğini düşünüyoruz” diyen Clinton, hem Türkiye ile hem de Brezilya ile tartışmayı sürdüreceklerin belli etti.
Başbakan Erdoğan’ın ABD tepkisine yanıtı da oldukça sertti. İran’ın “nükleer takasa” ikna edilmesinde kendi rolünü abartarak bir iç politika malzemesine de dönüştüren Başbakan Erdoğan, beklendiği gibi “ABD ve batılı ülkelerin samimi ve dürüst yaklaşmadığını” belirterek; “Bizim yaptığımız dünyayı tehlikeye sokacak adım değil, aksine bunu engellemeye yöneliktir” dedi.
Bu arada Obama’yla telefonla da uzun bir görüşme yaptığını da belirten Erdoğan, bu konudaki görüşmenin Kanada’da yapılacak G-20 Zirvesi’nde de süreceğini belirtti.
Burada aktarılanlar, karşılık sitem, eleştiri ve medya üstünden ortaya atılan kimi iddialardır ancak; önümüzdeki dönemdeki Kürt sorununda ve İran-Türkiye ilişkileri ve ABD’nin bölgedeki stratejisi, Türkiye’nin ABD’ye “Kürt sorununun çözümü”nde biçtiği birinci dereceden rol göz önüne alındığında; yapılan tartışma sadece aysbergin görünen yanıdır. Asıl tartışma; Irak’ın boşaltılması ve bölgenin yeniden şekillendirilmesinde “bölge lideri ülke”, “ortak model ülke” olarak Türkiye’ye verilen rolün de tartışılmasıdır! Ve bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin ABD’nin çıkarlarına uyumu esas alan dış politikasındaki ayrıntıda da olsa uyuşmazlıkların giderilmesinde, ABD’nin çok titiz olacağını göstermektir. Yoksa “Evet mektup böyleydi; ama siz bize ‘son bir diyeceğiniz var mı’ diye sormadan anlaşmayı imzalayamazsınız” demenin başka bir anlamı yoktur.
Böylece ABD; “Evet Türkiye genel hattıyla bizimle uyumlu ama ayrıntılarda da bizim isteklerimizi göz ardı etmediğini göstermelidir; bunu öğrenmelidir” demek istemektedir.
2005’te Bush yönetimi de, “Türkiye’nin ABD’nin yapmak istemediğini anlamadığını”öne sürüp, “askerin başına çuval geçirerek” Türkiye’ye işbirlikçilik sorumluluğunu hatırlatmıştı. Şimdi Obama yönetimi de kendi tarzında; tüm dünya önünde küçük düşürerek, aynı şeyi yapmaktadır.
Bakalım Erdoğan tutumunda ne kadar ısrar edecek?
Evrensel
