Avrupa’da ve ABD’de “Makyavelizm” anlamındaki “politika”(“Ahlaklı gibi gözük; fakat, ahlaklı olma.”) genellikle “Dış Politika”dır. İç politika “Honorial duty” anlamında toplumuna bir şeyler verme ve prestij için yapılır. Ahlaki anlamda hata ve yanlış yapan istifa etmek zorunda kalır. Milletvekili olmanın amacı budur. Sistem, hukuki anlamda (insan hakları-hukuk devleti), siyasi anlamda (demokratik teamüller-laiklik) ve ekonomik düzeyde (vergi sistemi-sınıflı yapı) oturduğu için, siyasetin işi ve alanı fazla büyük/geniş değildir.
Liberal Kapitalizmin ana coğrafyasının dışındaki ülkelerde, özellikle Doğu ülkelerinde-Ortadoğu’da Devlet ve totalitarizm egemen oldu için “Makyavelizm” anlamında siyaset “İç politika” olarak gerçekleşir. Avrupa’da ve ABD’de siyaset “Yurtta barış, dünyada savaş” ilkesine dayanırken; Doğuda “Yurtta savaş, dünyada barış” ilkesine dayanır. Bunun temel sebebi, ekonomik üretim ve kaynakların kıt/sınırlı, nüfusun fazla olması nedeniyle ve Devletin alanının ve imkanlarının geniş olması hasebiyle herkesin gözünü oraya dikmesidir. Özetle, bu ülkelerde siyaset esnafı cin olup adam çarpamadıkları için(sömürü,operasyon,manipülasyon..), şeytan olup çocuklarına tecavüz ediyorlar.
Kapitalist ülkelerdeki finansal kapital 16. yüzyıldan itibaren yükselen dört güç unsuruna dayanır. Felsefe, onun doğurduğu Bilim, onun doğurduğu Teknoloji, onun doğurduğu Endüstri-Sanayi ve bunun doğurduğu Finansal Kapital. Aynı tarihsel süreç içinde yaşanan din savaşları, ırkçılık savaşları ve çıkar-sınıf iç savaşları, sonuç olarak Demokrasi, İnsan Hakları, Hukuk Devleti ve Laikliği doğurdu. İlk dört aparat ile “Zengin” oldular; son dört aparat ile de iç barışı ve dengeyi yarattılar. ABD ve AB’nin dışındaki ülkelerde bunların hiçbirisi böyle gelişmedi.
Türkiye’yi ele alalım. Cumhuriyet, asker-sivil bürokrasi/Jön Türkler/İttihadd ve Terakki tarafından bir “Devrim” ile Batıya öykünerek totaliter-laik bir ulus-devlet olarak kuruldu. Ekonomik üretim ve kaynakları hayli zayıftı. Finans kapitali yaratan güç unsurlarından hiç birisi olmadığı gibi, milliyetçiliği ve laikliği de ithal olarak aldı. Her ne kadar M. Kemal, “Yurtta barış, dünyada barış” dedi ise de, fiiliyatta “Yurtta savaş, dünyada barış” süreci yaşandı. Şu anda da durum aynıyla devam ediyor. İç siyaset, bu ülkede devlete ve onun ekonomik imkânlarına erişmek için hile-hurda, komplo, kurnazlık, kumpas, savaş, puştluk, iki yüzlülük, yalan, kitabına uydurma, hile-i şeriyye, çıkar elde etme, tahakküm yani Makyavelizm olarak icra olunuyor. Seküler/laikçiler, milliyetçiler ve muhafazakarlar bu ortak paydalarda buluşuyor. Bal tutanlar, sadece parmağını yalamıyor; bu kadar rüşveti halk zaten avans olarak siyasetçilere vermiş. Onlar, -teşbhte hata olmaz- ayı gibi kovandaki balın bütününü yemeye/çalmaya çalışıyorlar. Murathan Mungan, Türkiyedeki bu toplumsal-ahlaki dekadansı “Türkiyede her şey olabilirsiniz; ancak rezil olamazsınız.” Sözleriyle ifade etmiştir.
İslami açıdan olaya bakacak olursak, Hz. Muhammed ve üç Halife (Hz. Ömer, Hz. Ebubekir ve Hz. Ali), siyaseti adalet ve hakkaniyet davası olarak icra etmeye çalıştılar. Ancak, İslam toplumu, henüz rüşdüne ermemiş olması hasebiyle yaşamış olduğu büyük iç savaştan(Fitnetü’l Kübra) sonra Emevi oğullarının(Muaviyenin) Makyavelizmine teslim oldu. O günden beri Saltanat ideolojisi, -İslamın siyaseti ahlaki bir toplum oluşturma davasına rağmen- siyaseti genellikle bir tahakküm ve çıkar mekanizması olarak icra etti. Peygamberlik mesleği, yeryüzünde adalete/hakkaniyete dayalı bir toplum oluşturma anlamında bir siyaset mesleğidir. Hz. Musa’nın Firavuna karşı verdiği mücadele, Davut ve Süleyman’ın Yahudi kralları olarak ve Hz. Muhammed’in mücadelesi bunu ortaya koyar. Maverdi’nin dediği gibi: onlar,“melik olarak yaşadılar, melik olarak öldüler=Aşû meliken ve matû meliken.” Firavunların, Kayzerlerin, Kisraların politikaları ise günümüzde ABD ve AB de “Dış Politika”, Doğu despotizmlerinde ise “iç politika”da “Makyavelizm” olarak devam ediyor. Makyavelistler siyasetin doğasını “Makyavelizm” olarak ontolojikleştirirken(“Siyasetin doğası/tabiatı bu, abi”); Peygamberlik geleneğinin siyasetini sürdürmeye çalışanlar, buna karşı direnmeye çalışıyorlar. Birinciler, siyaseti biyolojik akıl seviyesinde avlanma/av bulma, av olmama seviyesinde hayvanlarla ortak paydamızı vurgulamaya çalışırken; ikinciler, onu bir “insanlık” davası olarak gürüyorlar.