Hali hazırda yaşamak durumunda olduğumuz çağ-insanlık tarihini göz önünde bulundurduğumuzda –hiç olmadık kadar ekonomi-politik ve kültürel düzeyde iç içe geçmişliği yaşıyor.
Çok uluslu şirketlerin önderliğinde, sermaye akışının sınırları anlamsız kılacak kadar serbestliği, ulus devlet denilen olgunun ne olduğunu tartışılır hale getirmiş ve egemen kültür modelini tek tip yaşam formu kılarak bu durumdan kurtulmanın mümkün olmadığının algısını bilinçlere enjekte ettiği günlerden geçiyoruz.
Var olan böyle iken bu duruma antitez üretecek /dengeleyecek düşünsellikten uzak birey ve oluşumlar, ne olup bittiğini bile anlamadan ömür sermayesini tüketip dünyadan terki diyar ediyorlar.
Öyleki tam anladım dediği anda egemen paradigma yeni çehresiyle yeniden anlaşılmayı çözümlenmeyi hakkedecek davranışlar sergiliyor.
İşte bir köşe yazısının fevkinde olduğunu bildiğim kuranın tarihselliği konusu bu çağa kurandan yola çıkarak nasıl bir cevap verilebilir? Sorusunun kalkış noktasını belirleme hasretinden doğmuş bir yazıdır.
Bu yazıda özelde Kuran’ı kendine refere ettiğini söyleyen, modern hayatın bütün nimetlerinden yararlanmakla beraber onu salt kötülük/şeytani gören, tepkisel sığ anlayışlara neden Kuran’ı motamot çağa taşıma iddiasının - (Gerici/bağnaz -şiddet üreten dini yorum)- ne kadar temelsiz olduğunu ve eğer bu çağa Kuran’ın ana ilkelerinden yola çıkarak bir şey söyleme iddiasında isek bu düşünceyle hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğu üzerinde durmaya çalışacağım.
Bu satırların yazarının da Modernizmi her şeyiyle iyi veyahut her şeyiyle kötü kılan toptancı anlayışlardan ziyade anlamaya çalışan, anladığı bu gerçekliklerden yola çıkarak değerleriyle uyumlu ortamlar yaratmaya çalışan bir tavrı anlamlı bulup yaşamsallaştırmaya çalıştığını da belirtmek isterim.
Evet, bilindiği üzere İnsanların var oluşunu anlamlandırma sorunu temel bir sorundur.
Dünya ve evren neden var? Nasıl var oldu? Neden buradayım? Var oluşumun bir amacı var mı? Ve en nihayetinde neden ben? Gibi sorulara sürekli ve tutarlı tatmin edici yanıtlar arar dururuz.
Bilindiği üzere var oluşsal anlamda ki soruları soran insan Dünyaya ayağını basar basmaz sadece biyolojik anlamda yaşanabilir bir ortama doğmaz. Aynı zamanda bir kültürün içine de doğar.
O kültür bizi (insanı) biçimlendirir. En nihayetinde Nasıl davranacağımızı hatta nasıl düşüneceğimizi bile o kültürden öğreniriz.
Ancak bu durum da bilinmesi gereken bir konu var ki o da bu kültürel rehberliğin durağan olmadığı konusudur.
Geçmiş tarih okumalarını tek bir yönde değil de kültürlerin farklı çehreleriyle vücut bulmasını ve yeryüzünde çeşitlenmesi gerçekliğini göz ardı etmeyecek şekilde okuyan her aklıselim analistinde katılacağını umduğum önerme kanaatimce şöyledir; Kültürler hem biri birlerine benziyorlar hem de biri birlerinden farklıdırlar.
Bu bağlamda herhangi bir saf kültür ya da ırk dan da bahsetmek gerçekçi olmasa gerek...
İşte bunun içindir ki bir düşünselliği derinlemesine anlamak için o düşüncenin oluştuğu çevresel/kültürel koşulları ve bunun yanında düşünceyi ortaya koyan bireyin an ‘da yaşadığı psikolojik halleri göz önünde bulundurmak gerekir.
Bunun yanında İçine doğduğumuz sosyo-kültürel ortamların Ne'liği /Nasıl’ lığı konusunda es geçemeyeceğimiz bir olgu da o kültürü var eden dilidir.
Zira Dil insan aklını düzenleyen mekanizmaların dışa vurumudur.
Ve kültür dediğimiz şeyde aslında bu mekanizmaların fiziksel oluşumlarından/yansımalarından başkaca da bir şey değildir.
Dolayısıyla anlaşılması gereken şey insanların zihinsel algılarının insanlarla nesnel Dünya arasında ki yegâne ilişki biçimi olduğudur.
Nihayetinde biz dünyaya ilişkin anlamlandırmalarımızı zihnimizin temel mekanizmaları ile inşa eder ve dille dışa vururuz.
Her dem yazılarımda vurgulamaya çalıştığım bir önermeyi tekrarından -önemine binaen/yeri gelmişken- belirtemeden geçemeyeceğim.
Evet, kabaca anlatmaya çalışırsak; İnsan ‘ın zihinsel algıları nesneleri olduğu şekliyle değil de gördüğü kadar aktardığından Mutlak bir doğrudan bahsedemeyiz.
Doğrular vardır ve olmalıdır ama Mutlak doğru, Mutlak akıl/ Mutlak ben/Tanrı'da gizlidir.
Biz sadece var olanın Ne olduğunu anlama ve anlamlandırma konusunda sınırlı akıl ve koşullarımızla ilgili bizi kuşatan gerçekliği tanımlamaya çalışırız.
Bu tanımlamalarımızda kendi gerçekliğimizden (zaaflarımızdan) bağımsız değillerdir.
Bu bağlamda konumuz itibariyle, Peygamber’in/Kuran’ın ortaya çıkış ve varoluş nedenlerini inceleme, diğer dinsel inançlarla, o günkü toplumsal /tarihsel koşullarla ve ekolojik etkenlerle ilişkisini anlamaya çalışmak ve peygamber sonrası (Kuran'ın kitaplaşması serüveni dahil) İslami inancın nasıl değişme uğradığını ve farklılaştığını bu tanımlanmış gerçeklikleri göz önünde bulundurarak anlamaya çalışmak gerekir diye düşünüyorum.
Şimdi Kuran’dan birkaç ayetle ve başta tanımlamaya çalıştığım olgulardan yola çıkarak kurandaki Mekke /Medine toplumunun kendine özgü siyasal /ekonomik/ ekolojik ortamlarının farklılığından dolayı söylenmiş sözlerin/ayetlerin bu günün insanının birebir uygulamak zorunda olmadığı gerçekliğini tefekkür halinde ki gözler önüne sermek istiyorum.
ŞÛRA /7:
“Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın.
ENAM/92:
Bu kuran Ümmü’l kura(Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı bir kitaptır.
YÂSÎN/5,6:
Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.
ZUHRUF/44:
Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.
Bu 4 ayet Kuran’ın şekillenmesine konu olan muhatap kitlenin birincil derecede Mekke ve çevresi olduğu gerçekliğini net anlaşılır bir şekilde ortaya koyuyor.
Ve birçok ayette, Kuran’ın Arapça olduğuna özellikle vurgu yapılmıştır.
YUSUF/2:
Anlayasınız diye biz onu Arapça bir kuran olarak indirdik.
NAHLl/103:
Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.
FUSSİLET/3:
Ayetleri uzun uzun açıklanmış bir kitap. Bilen bir kavim için Arapça Kur'an.
AHKÂF /12:
“Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı da vardı. Bu(Kuran) ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır.”
İBRAHİM/4:
BİZ HER ELÇİYİ, mutlaka kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık bir biçimde ulaştırabilsin; artık bundan sonra Allah [sapmayı] dileyeni sapıklık içinde bırakır, [doğru yolu tutmayı] dileyeni de doğru yola yöneltir, çünkü doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibi O’dur.
Bu ayet geçmiş peygamberlerinde kendi kavimleriyle ilintili olarak gönderildiğini anlatıyor.
Mesela Hz. Musa yine kuranın ifadesiyle firavuna” Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mucize-Ayet-getirdim. İSRAİLOĞULLARINI BENİMLE BİRLİKTE GÖNDER ‘dedi. ARAF/105
Hz. İsa ise İncil’de geçen bir ayet de şöyle buyuruyor:” “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim” diye cevap verdi (Matta 15.24).”
FUSSİLET/44:
Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır.
Kanaatimce bu son ayet, konunun anlaşılmasında merkez teşkil eden bölümüne girer. Şöyle ki, Kuran Arab’a yabancı bir kitap olamayacağını söylerken bir yerde başka milletlere de Arapça -yabancı - bir kitap olur mu? Sorusunu mantıklı tutarlı bir soru olarak görüyor.
Kuranda bu tür kendi indiği ortamın gerçekliklerine vurgu yapan ayetler varken aynı zamanda bir uyarı, öğüt anlamında içinde barındırdığı insana ve hayata dair ne varsa insan var oldukça bu ilkelerinde var olacağını (Peygamberin Risalet’inin evrenselliği ve örnekliğini) anlatan ayeteler de var.
Bu ayetlerde başlı başına bir makaleyi andıracak kadar geniş bir izahatı hak ettiğinden yazının altında dipnot olarak almayı daha uygun gördüm.
Zira meselem Hz. Muhammed(s) in peygamberliği ve Kuran’ın itikadi/ Ahlaki doğrularının bu gün için bir anlam ifade etmiyor oluşu değil; Kuran'ın hukuksal, siyasal, ekonomik yapısının bir bütün olarak bu güne taşınıp taşınmayacağı meselesidir.
Yazıyı okuyacak ve üzerinde düşünecek değerli zihinlerin bir birimizi daha iyi anlama adına bu niyeti her dem göz önünde bulundurmalarını istirham ediyorum.
Evet, tekrarından konuya dönersek bu ayetler tartışılmayacak kadar (vahyin ne söylediği bağlamında) muhatap kitlenin sınırlı zihinsel mekanizmalarının dışa vurum şekli olan dilinin bir bütün olarak kitabın şekillenmesinde başat rol oynadığını gösteriyor.
Şimdi Kuran’ın bütün bu gerçekliklerden uzak, indiği toplumun hiç bir olgusuyla etkileşime uğramaksızın şekillendiğine inanan ve bu durumda bizimde bu gün için kuranı şekillendiği küçük tarım köy toplumundan alarak 6 milyar insanın yaşadığı modern zamanlara uygulamamız gerektiğine inanan kesin inançlıların bence en önemli hatası şu; Öncesiz ve sonrasız oluş ALAH ile onun belli bir tarihte ve mekânda belli bir insan topluluğuna söylediği sözünü özdeş kılmalarıdır.
Bilindiği üzere ezelilik/ebedilik tarihsizliğe, ölümlülük ise tarihli oluşa işaret eder.
Ve İlahi/Tanrısal alan tarihsiz bir alandır. Burada zaman yoktur. Burası mutlak kudretin ve sonsuzluğun alanıdır.
Doğal dünya ise zamanlıdır. Zaman ise tarihi yaratır. İnsan ve diğer canlılar bu tarihin içinde inişli -çıkışlı bir serüven yaşar.
Dogmatik zihin ezeli olan zatın kendisiyle yani onun kendi zamansızlığıyla insanın tarihli oluşunun ayırdına varamadığından Kuran’ı evrensel /çağlar üstü görme /kılma çabasına giriyor.
Bu çaba içerisinde olmaları hoş bu iddialarını uygulanabilir kılmaya yetmiyor. Bu gün için yaşadığımız zamanlarda Kuran’ı her şeyiyle çağa taşıma iddiası hayatın gerçekliğine çarpıp geri dönüyor.
İster kendi küçük iktidar alanlarında isterse devlet düzeyinde devrim yapanların, neden kuranda ki Miras/ Boşanma /Zina /Savaş ayetlerini uygulamıyorsunuz? Diye sorulduğunda; el cevap, şartlar uygun değil/ izin vermiyor!
Aslında bu sorun - Kuranın Evrenselliği / Tarihselliği bağlamında Nasih /Mensuh, Mekkİ/ Medeni- yeni bir şey değildir.
Kuranın kitaplaşmaya başladığı tarihten bu yana Müslümanlar arasında kuran nedir? Nasıl bir kitaptır? Sorularına cevap olarak ortak bir kuran tasavvuru oluşmamıştır.
Öyle ki kuran nüzulüne dair kronolojinin tespitinde bile Tarih boyunca ihtilaf edilmiştir. Hangi ayet veya surenin tam olarak ne zaman indiği konusu önemli ölçüde ihtilaf konusu olmuştur.
Bunun sonucudur ki İslam dünyasında bir birine muhalif- Bu muhalif duruşlar bir birini tekfir edip kanlarını akıtacak kadar acımasız bir şekle bürünmüştür. İtikadi, siyasal, fıkıhsal mezhepler oluşmuştur.
Yalnız yanlış anlamlara mahal vermemek adına söylemeden geçemeyeceğim şey ilk dönemden başlayarak tartışılan kronolojik çelişkiye rağmen Mekke ve Medine ayetleri olarak sınıflandırabileceğimiz ayetlerin Risalet’in başlangıcı ve bitişine ait psikolojik ve sosyolojik -net anlaşılır ve mesaj verici olarak -durumu yansıttığı da şüphe götürmez bir gerçekliktir.
Herhalde bu durumda anlaşılması gereken şey; nihayetinde her düşünselliğin kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu gerçekliğidir.
Değil mi ki Toplumlar ve kültürler kendi özgül tarihlerinin ürünüdürler. Dolaysıyla bir kültürü anlamak için o toplumun tarihini incelemek gerektiği ve Kültürleri de kendi coğrafi bağlamlarından soyutlayarak anlayamayacağımızı artık anlamamız gerekmez mi?
Pekiyi bütün bu izahatlerden sonra karşımızda duran Kuran; bizim için bugün Ne ifade ediyor? Ne ifade etmelidir? Diye soracaklara; Kuran’ın bu gün için, sadece Hz. Muhammed (s) in değil bütün peygamberlerinde üzerinde durduğu Tevhit -Tevhidi de sadece Allah vardır ve birdir anlamında anlamıyorum/kullanmıyorum. Ahiret bilinci ve Salih amel üretme amacını hatırlatıcı bir görev gördüğünü ve bu ilkelerin işlevsel kılınmasıyla dün Mekke de üstlendiği role benzer özgürleştirici misyonunu tekrarından ifa edeceğine inanıyorum.
Özelden genele bir şey söyleme durumundaki bizler için bu tutumun; daha kapsayıcı ve uygulanabilir olduğuna inanıyorum.
Son tahlilde Kuran; çoğu kendi çağıyla ilintili olmakla beraber, insana ve hayata dair konularda kendisiyle birlikte başlayan değil ama insanın kendini kuşatan alanlara anlam verme çabasından beri var ola gelen temel iyilik ilkelerini de içinde barındıran TARİHSEL BİR KİTAPTIR. Vesselam.
******
Hz. Muhammed in getirdiği ilkelerin evrenselliği ve örnekliğine dair ayetler.
ENAM/19
De ki: ”Hakikatin en güvenilir şahidi kimdir? De ki “Allah benim ile sizin aranızda şahittir. Ve bu Kuran bana vahyedildi ki ona dayanarak sizi ve onun ulaşabileceği herkesi uyarabileyim”.
ARAF/158
De ki: "Ey insanlar şüphesiz, ben Allahın hepinize gönderdiği bir elçiyim; O (Allah) ki, göklerin ve yerin egemenliği Ona aittir! Ondan başka tanrı yoktur; hayatı ve ölümü bahşeden Odur!" Öyleyse artık inanın Allaha ve Onun ümmi Elçisine! Allaha ve Onun sözlerine inanan Haberciye. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız!
SEBE/28
Ey Resûlüm! Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.
TEVBE/33
O, Elçisini hidâyetle ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a) ortak koşanlar hoşlanmasa da Dinini, bütün din-yaşam tarzlarının-in üstüne çıkarsın.
Bu son ayet özelde dinin eskinin yerine yeniyi koyma iddiasıyla geldiğini çok açık bir şeklide gösteriyor. Bu bağlamda İslam kendi geldiği çağda eskinin ayak bağı olmuş ilerlemeye engel kurallarının yeni bir düşünsellikle toplumu-İtikadi/ Ahlaki/ Hukuksal/ Siyasal /Ekonomik-ileri götürme çabasıdır. Evet, din reformisttir /yenilikçiliktir/modernliktir.