Kürt hareketinin demokratik özerklik ilanı ile birlikte Kürt sorunu tartışmaları yeni bir boyuta taşınmaktadır. Bundan sonra olayın devam eden güncel tartışmaları yanında daha genel boyutta etniste, millet, milli devlet / ulus devlet ve demokrasi konuları da yaygın şekilde dile gelecektir. Bu yazıda bu kavramlar kısaca gözden geçirilerek güncel bağlamda çözüm önerileri tartışılacaktır.
Giriş
Radikal gazetesi 17.Temmuz Pazar sayısında “Huzuru Özerklikte Arayan Bir Dünya” başlığı ile çeşitli ülkelerdeki farklı özerklik modellerini halkın bilgisine sunuyordu. Aynı sayıda Bakan Ömer Çelik DTK/ BDP’ nin Demokratik Özerk’lik ilan etmesi karşısında “Bu ülkemizin bir kısmında diktatörlük kurma çabasıdır, Stalinist bir özerkliktir ..” dediği haberi vardı. Kürt hareketinin çeşitli girişimleri konusunda buna benzer tepkileri başka yerlerde de görmekteyiz. Örneğin Zaman gazetesinin 05.01.2011 tarihli sayısında Prof. Dr. Erol Göka’nın konu ile ilgili yazı başlığı “Post-Kemalist dönemin Kemalist projesi: Demokratik özerklik” idi. E. Göka bu yazıda “Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik ve özgürlükçü bir restorasyonunun mümkün ve gündemde olduğu günlerde, pozitivist, aydınlatmacı, ulus inşacı eski kafa şimdi "özerklik modeli" kılığında sahne almıştır. Aynı yazıda yazar “19. yüzyıldan kalma "her etnisiteye bir devlet" mantığıyla bugünün sorunlarına çözüm üretmeye kalkarsanız, devlete benzer bir yapı kuruyoruz diye bireyi ve toplumu, yeni vasilerin sofrasına katık yaparsınız. "Demokratik özerklik modeli", böyle bir sonuç üretmeye taliptir; değişecek olan sadece vasilerdir, sistem aynı kalacak, "merkezi oligarşi" yerine "siyasi adalar oligarşisi" ortaya çıkacaktır” diyor. Bu nedenle tartışmaların etnisite nedir, millet nedir, devlet nedir, demokrasi nedir, her etnik gruba bir devlet mi savunulmalı tartışmalarına varması kaçınılmaz gibi görünmektedir.
Etnisite, Millet, Milliyetçilik
Öncelikle burada esas vurgulanması gereken şey kullanılan kavramların tümünün birer mutlak gerçekler değil tarihsel olgular olduklarıdır. İyi bilinen bir gerçekliktir ki etniklik sürekli iç içe olmayan ancak zaman zaman karşılaşan, temas eden belirli soy, klan, kabile, aşiretlere mensup insan gruplarının birbirlerini öteki olarak tanımlamaları ile oluşur. Her etnik grup belirli bir ortak toprak, dil ve tarih birliğine sahiptir. Modern anlamda millet ise bir veya birkaç etnik grubun belirli bir bölgede ortak geçmiş, tarih, inanç birliği, mitler çerçevesinde oluşturulmuş (“hayali bir cemaat”) birliği ve belirli bir bölgede egemenlik/devlet oluşturmuş halidir. Etnik olandan farklı olarak milli kimlik hem kültürel hem de siyasi bir kimliği içerir, hem kültürel hem de siyasi toplulukta, alanda konumlanır. Burada millet ile egemenlik/devlet iç içe geçmiş gibi görünür ve kısmen öyledir de. Bu aynı zamanda belirli sınırlar içindeki ekonomik hakları, gümrük duvarlarını içerir ve bu anlamıyla da milli devletler modern çağın kapitalist sosyoekonomik sistem gerçekliği ile üst üste gelirler. Burada etniste millet göre daha alt/geri bir konum olarak kalır ve zaten etnik temelli direniş hareketleri kendilerini millet değil de etnik grup olarak tanımlayanlara karşı çıkarlar. Her etnik grup bir millet/milli devlet oluşturma durumunda olmayabileceği gibi aynı etnik grubun bir kaç devlete dağılmış olabileceği de somut gerçekliklerdir.
Eğer millet somut, ırk, etnisite, din, tarih birliği dışında esasta siyasi olarak oluşturulmuş “hayali bir topluluk” ise bunun farklı zaman ve yerlerde farklı biçimlerde kavranmasını doğal görmek gerekir. Kendi coğrafyamıza bakarsak bu topraklarda bir zamanlar “milletin” İslam Ümmeti anlamında veya Osmanlı Milleti şeklinde algılandığını görmekteyiz. Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde ise milletin bir ara “Türkiye Milleti” olarak tanımlanma arayışının dile getirildiğini bilsek de daha sonra bunun Türk Milleti olarak tescillenmiş olduğunu görüyoruz. Yani millet kavramı ve algısı tümüyle tarihsel, toplumsal koşullarla ilişkili olarak değişebilmektedir. Milliyetçilik ise “milleti oluşturma/pekiştirme/sürdürme” söylem ve eylemini içerir. Ve bu yönüyle de milliyetçilik bazen milletten, milli devletten önce vardır bazen ise ancak ondan sonar tam olarak ortaya çıkar. Bütün bunlar farklı etnisitelerin bir bölge üzerinde otorite/devlet kuran hale gelmesi süreçlerinin farklı koşul ve tarihleri ile ilgilidir.
Milli/Ulus Devlet
Milli/ulus devletlerin çoğunun farklı etnik, dini veya mezhebi insan gruplarından oluştuğunu bilmekteyiz. Çok az milli devlet tek bir etnik ve/veya dini kimlikten/halktan oluşmaktadır. Farklı etnik veya dini toplulukları içeren milli devletler kendi tarihsel koşulları ile bağlantılı olarak bazen tek kimlik dayatsalar da (otoriter/totaliter milli devlet) bazen de bunu yapmaz veya yapamazlar (demokratik ulus devlet).Bu yönüyle kabaca milli devletleri farklı etnik, dini, mezhebi özellikleri olan insan gruplarının kolektif kimliklerini tanıyan ve aynı zamanda evrensel siyasi demokrasi ilkelerini benimsemeleri anlamında demokratik ulus devletler olarak tanımlanırken bu özelliklere sahip olmayanları da otoriter/totaliter ulus devletler olarak tanımlayabiliriz. Bu konuda Dünyadaki değişimin totaliter ulus devletlerden demokratik ulus devletlere doğru olduğu gözlenmektedir. Milli devletler içindeki bu faklı kimliklerin siyasi ifadesinin ise yine tarihsel/toplumsal koşullarla ilintili olarak farklı biçimler alabildiğini bilmekteyiz(Eyalet, özerk bölge, federe devlet…).
Kürt sorunu; Etnisite’den millete
Şimdi Kürt sorununa gelebiliriz. Eğer Kürtler bir millet midir yoksa farklı ülkelere dağılmış etnik bir grup mudur? diye sorsak sanırım kimlik bilinci olan Kürtlerin çoğu tepki gösterir ve Kürtler bir millet’tir derler. Gerçekten de etrafımıza baktığımızda öncelik sırasıyla Kuzey Irak, Türkiye ve Iran sınırlarındaki parçaları ile etnisite’den millete ve tabi olmaktan özerklik, federe devlet biçimleri ile egemen bir halka (millet) doğru ilerleyen bir süreç ve bu sürecin ideolojisi olan Kürt milliyetçiliği ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. Etnik Kürt aydınları farklı zamanlamalar içinde olsa da hemen tüm parçalarda tarihsel bir Kürt kimliği oluşturmada önemli ölçüde bir kitle seferberliği sağlamış durumdadır. Bütün bu süreçlerin şu anki ulus devletler içinde nasıl bir şekil alacağı ve birleşik bir Kürt Ulus devletinin ortaya çıkıp çıkmayacağı ise tarihsel koşulların eseri olacaktır. Burada mazlumdan yana ve ahlaki bir tutum alma temelinde yorumladığımızda şunu söyleyebilir miyiz? Birleşik bir Kürdistan devleti Kürtlerin hakkıdır ve buna karşı çıkanlar demokrat, dürüst değillerdir. Tabi ki bu söylenemez. Çünkü bu bakış bizi her etnik grup veya etnik olması gerekmiyor dini, mezhebi her halk grubunun bir devleti olması gerekir düşüncesine götürmektedir. Mutlaka tüm Arapların veya tüm Türklerin tek devleti gibi olası gereklidir gibi. Bu doğru olmazdı ama şu kesin doğru. Eğer Kürt diye bir kendi toprak, tarih, dil, kültür temeli olan bir insan grubu/etnisite/halk/ulus varsa bu birliği oluşturan insanların bu kültürel kolektif kimliği özgürce yaşama hakkı vardır ve bu tartışılamaz. Bu gün ne Irak, ne Türkiye ne de İran’ da Kürt Halk gerçeği artık inkar edilmemektedir. O zaman bunun gereği yapılmalıdır. Bütün bu parçalarda Kürtler başta anadilde eğitim olmak üzere kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşayacakları bir konuma kavuşmalıdır. Kürtler bir halktır ve bu kimlik yasal/anayasal düzlemde tanınmalıdır. Bu sadece bireysel hakların genişlemesi ile olmaz çünkü bazı bireysel halklar ancak kolektif bir varlık çerçevesinde yaşanır. Anadilde eğitim görmek hak ise bu ancak kolektif olarak geçekleşebilir.
Birlik ama nasıl?
Olayın kültürel boyutu dışında esas olarak tartışılan olgu Kürt halk kimliğinin genel ülke bütün içinde idari/siyasi anlamda bir toplumsal gerçeklik olarak ele alınıp alınmayacağı ve ele alınırsa da bunun nasıl ve hangi biçimlerde olacağıdır. Yanlış anlaşılmamak için baştan şunu söylemeliyim. Gönüllü bir birlikten başka birlik projesi olamaz. Bu gün bölgedeki halk çoğunluğunun istemediğini biliyoruz ama eğer istiyorsa özgürce kimlik temelinde federe devleti de ayrı devleti de savunabilmesinin yolu tam olarak açılmalıdır. Sonunda kararı er geç en demokratik koşullarda gerçekleşmesi gereken siyasi süreçler sonucu halk çoğunluğu vermelidir. Etnik temelli federe veya ayrı devlet’in gerçekleşmesinin nelere mal olacağı açıktır. Bu durumda herkese düşen görev bildiği doğruya söylemek ve eğer oluyorsa ve halk çoğunluğu istiyorsa bunun savaşla değil kardeşçe gerçekleşmesi için mücadele etmektir.
Fakat biliyoruz ki bölge halkının büyük çoğunluğu sorunun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde çözümünden yanadır. Türkiye’deki Kürt hareketi de en son olarak Türkiye’nin belirli sayıda bölgeye ayrılarak her bölgenin özerk olması temelinde sorunun çözümünü Demokratik Özerklik olarak tanımlamaktadır. Ama açıktır ki etnik sınırlarla idari/siyasi birimlerin oluşması Türkiye deki toplumsal gerçeklik ışığında felaketlere zemin hazırlar bir öneri olacaktır. Çünkü 3,5 milyon Kürt’ün Türklerle evli olduğunu 10 milyondan fazla Kürt kökenli T.C vatandaşının batı illerinde yaşadığını biliyoruz. Batıda yaşayan Kürtler iş güç sahibi olmuşlar, dönemezler, haklı ve doğal olarak İstanbul’da, İzmir de, Antalya da, yaşamayı tercih ederler. Zaten Kürt hareketinin ilan ettiği Demokratik Özerklik kendilerinin söylediği gibi etnik değil coğrafi, ekonomik, sosyal gerçeklere dayanan bütün Türkiye için gerçekleştirilecek olan bir bölgeselleştirmedir. O zaman da hemen şunu sorma hakkımız vardır. Tabi böyle olabilir ama bu coğrafya gereği etnik bir sınır/bölge gibi algılanma ve riski taşır. Bunun yerine eğer yerel yönetimler yetkilendirilecekse bu neden iller bazında da olmasın ki? Pek ala şimdiki belediye meclisi ve il genel meclisleri birleştirilip belli yetkilerle donatılmış yerel parlamentolara dönüşebilirler.
Yerelleştirme hep iyi midir?
Fakat soruna başka bir açıdan da bakmamız gerekmektedir. Bazı yetkilerin yerel yönetimlere devri genelde savunulabilse de her zaman bölgeselleştirme, yerelleştirme politikaları halk çoğunluğunun çıkarına mıdır? Örneğin ulusal çapta dayanışmayı esas alan sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, çalışma koşulları, asgari ücret gibi alanlarda bölgeselleştirmenin emeği ile geçinen halk çoğunluğunun çıkarına değil tamamen yoksul halkın ve göreceli olarak yoksul bölgelerin aleyhine olacağı apaçıktır. Dolayısıyla buna hem genelde Kürt coğrafyasında yaşayan insanlar adına hem de Türk, Kürt tüm emekçiler adına karşı çıkmak doğru olur. Bu demokrat olmanın ve büyük sermayeden değil halktan yana tutumun gereğidir. Çünkü böyle bir durumda örneğin ertesi gün alınacak kararlardan birisinin de Diyarbakır’da asgari ücretin düşürülmesi olacaktır. O zaman tartışmasız her yerde ve alanda yerelleşmeyi savunmak değil gerçekten halkın kazanılmış hiçbir hakkını geriletmeyen aksine yeni haklar almasını kolaylaştıran ama öte yandan yönetimde demokrasi ve doğrudan katılım imkanlarını artıran, yerel ihtiyaçlarla politikayı birleştiren süreçleri geliştirecek yetki devirlerini ele almak gereklidir.
Sorunun çözümünü bugün dünya çapında uygulanan vahşi kapitalist (neoliberal) egemenlik döneminde tartıştığımızı unutmamız gerekir. Uluslararası sistem açısından en tehlikeli olan bunun sorgulayan bir anlayışın ortaya çıkması olacaktır. Nitekim KCK’ nın Demokratik Özerklik bildirisinde “Tekelci Devlet sistemi” veya “büyük sermaye egemenliği” den bahsedilmesi Taha Akol gibi yazarları çıldırtmaya yetmektedir. Taha Akyol 28 Temmuz Milliyet deki yazısında piyasa ekonomisi hakkında eleştiri yapılmasını neredeyse bölünmeden daha tehlikeli olarak görmekte, bildirideki görüşleri “hem aşırı milliyetçi, hem hiper aşırı sol bir ideoloji” olarak tanımlamaktadır. O zaman açıktır ki her iki kimlikteki adalet ve özgürlük yanlıları için demokrasi ve insan hakları bağlamında Kürt Halk kimliğinin özgürce yaşanabileceği bir Türkiye mücadelesi aynı zamanda Türkiye’de tüm halkların vahşi kapitalist egemenlik sistemine karşı sosyal adalet ve eşit mücadelesinin de bir bileşeni olarak kavranmak ve ele alınmak durumundadır.
Uluslararası Bağlam ve Kürt Sorunu
Sorunu tartışırken şüphesiz ki unutulmaması gereken şey küresel Kapitalist emperyalist sistemin gerçeklikleri, çeşitli uluslararası güçlerin çıkar savaşı ve olayın yaşandığı coğrafyanın özellikle de petrol ve doğal gazdan kaynaklanan stratejik konumudur.
Bu anlamıyla Kürt sorunu uluslararası bir sorundur. Kürt sorununun bütün parçalarda çözümü bölgesel/uluslararası bir çözüm olmak durumundadır. Bu çözüm başta bu gün başta bölgeye yönelik ABD politikaları olmak üzere farklı ekonomik jeopolitik çıkarların karmaşık bir alanında olduğumuz unutulmadan ele alınmak durumundadır. Bölgede tek sorun bu değildir. Emperyalist müdahalenin zemin yarattığı etnik düşmanlıklar yanında giderek tırmandırılmak istenen Sünni-Şii çatışması, Iran’ a yönelik muhtemel bir müdahalen soruna yeni boyutlara katabilecektir. Bu bölgenin halkları İslam öncesi çeşitli imparatorlukla altında, sonra İslam İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu şemsiyesinde yerel otoriteler altında yaşadılar.
Bu dönemde kendilerini İslam ümmetinin bir parçası gibi gördüler. Önce batıdan gelen ve etnisiteyi temel alan milliyetçi akımlar ve bununla birlikte Emperyalist müdahale ile kağıt üzerinde çizilmiş ve yapay olarak oluşturulmuş sınırlarla (Türkiye Irak ve kısmen Türkiye Suriye sınır dahil olmak üzere) yaratılmış “ulus devletler” içine doğmuş olduk. Kapitalizmin bu yeni yüzyılında Emperyalist güçlerin bölgeye müdahalesinin doruğa çıktığı bu dönemde küresel sistemin bölgeye ve bölge halklarına çizdiği rolü oynamak durumunda mıyız?
Çoğunluğu Müslüman olan bu halkların başka bir aklı, idealleri olamaz mı? Soru sorabilir miyiz? Türklere, Kürtlere, Araplara dayatılan bu yapay sınırlar Allahın emri midir? Hepimiz bu vahşi kapitalist uygarlığın (medeniyetin) mensubu olmakla övünmek zorunda mıyız? Başka bir medeniyet ve başka bir dünya mümkün mü dür? Bir yerlerden başlamak gerekmez mi?
Kadrolar
Bu süreçte bilmemiz gereken başka bir gerçeklik daha var ve bunu atlamak hiç kimsenin yararına olmaz. Tarihte görülen her etnik/milli hareket ve onu taşıyan önder kadrolar(bu hareket ister burjuva ister halk sınıflarını temel alsın) bir egemenlik/ iktidar/ devlet isterler. Her mili hareket aynı zamanda genelde bir iktidar savaşıdır. Bu iktidar isteği özerk bölge yönetiminde, federe devlette veya ayrı bir ulus devlette cisimleşir. DTK Demokratik Özerklik açıklamasında bir devlet/egemenlikten değil yönetim/idare biçiminden bahsetmektedir. Bu sorunun çözülmesini önemli ölçüde kolaylaştırmaktadır. Fakat burada yine de öznelliklerin gözden kaçırılmaması gereklidir. Dolayısıyla hareketin önder kadroları ve siyasi/askeri gücünü oluşturan insanların gelecekleri ve yeni düzene entegrasyonları bir alt başlık olarak ele alınmak durumundadır. Bunun için bu kadroların yeni yaşama katılımında gereken ekonomik, sosyal, hukuki ve idari mekanizmalar geliştirilmelidir. E.Göka zaman gazetesindeki yazısında “sistem aynı kalacak, "merkezi oligarşi" yerine "siyasi adalar oligarşisi" ortaya çıkacaktır” diyerek Kürt hareketinin etnik temelli bir yerel egemenlik ve totaliter bir iktidar arayışına işaret etmektedir. Burada sanki bütün Kürt yönetimlerinin oligarşik olacağı hakkında bir öngörü (yoksa önyargı mı demeli) var? .Sorunun çözümü sınırları tartışılabilecek genel af da dahil olmak üzere çeşitli tedbirlerle yeni döneme uyumun geliştirilmesi yanında herhangi ulusal veya yerel siyasi, ekonomik veya başka bir gücün halkın evrensel hak ve özgürlüklerini baskı altına alacak en küçük girişiminin ortaya çıkamayacağı zeminin oluşturulmasından geçmektedir.
Sonuç:
Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki çatışmaları bir kenara bırakırsak son 30 yılı aşkındır yaşanan süreç Türkiye halklarına her açıdan çok pahalıya mal olmuş ve gelinen süreçte daha da ağır olabilecek tehditler varlığını güçlü olarak sürdürmektedir. Bundan sonra çözümsüzlüğün ve çatışmaların sürdüğü her gün halklar arası husumetin ve çatışmanın zeminini güçlendirecek bir bütün olarak Türkiye’yi emperyal dış güçler açısından çok daha kolay müdahale edebilir ve yönlendirilebilir kılacaktır. Sorunun çözümü için asıl olan şey bir halk olarak kimliği artık inkar edilemeyen Kürt halk gerçekliğinin özgür olarak yaşanacağı bir çözüm konusunda karalı irade göstermekten geçmektedir.
Aşağıda belirtilen öneriler sadece sınırlı bir analizin sonucu olarak ortaya konan tartışılabilecek düşüncelerdir. Bu talepler bir anayasa tartışmasındaki tüm talepleri değil esas olarak Kürt Sorunu’ nu bağlamındaki talepleri içermektedir. Bu önlemlerle amaçlanan şey Kürt Halk kimliğinin ulusal bütünlük içinde özerk bir şekilde ortaya çıkması, görünür ve yaşanır olmasının sağlanmasıdır.
· 12 Eylül Rejiminin ve PKK’nın önceden savunduğu bağımsız birleşik Kürt devleti talebinin doğrusal sonucu olarak ortaya çıkan silahlı mücadelenin gerçekte artık savunulacak bir zemini yoktur.
· Her iki taraf açısından da bakıldığında bu gün esas talepler anadilde eğitim ve Demokratik özerklik ise bunlar için hiçbir insanımızın kanının dökülmesine razı olmamalıyız. Devlet bu temel taleplerin müzakere edilebileceğinin garantisini vererek bir an önce silahların susmasını sağlanmalıdır. PKK silahsızlanma sürecine girmelidir.
· Yeni anayasa yapımı için doğru olan Kurucu Meclis gibi çalışacak ve gerçekten en demokratik şekilde seçilmiş bir anayasa Meclisi oluşturmaktır. Fakat bu yapılamıyorsa mevcut meclisin yeni anayasa yapım sürecinde olabilecek en geniş halk katılımını sağlaması ve her sorunun özgürce tartışılabildiği ortamın oluşturulması gereklidir.
· Siyasi nedenle tutuklu olanların özgürlüğüne kavuşturulması sağlanmalıdır
· Anayasa ve yasalarda yapılacak değişikler sadece Kürt sorunun bağlamında değil başta Alevi sorunu olmak üzere azınlık politikalarında, bireysel hak ve özgürlüklerde, sosyal, sendikal hak ve özgürlüklerde yapılacak iyileştirici değişiklikleri birlikte el almalıdır.
· Kürt sorununda federasyon veya ayrı devlet fikrini savunanların da özgürce siyaset yapabileceği demokratik ortam sağlanmalıdır.
· Anayasal kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı temelinde tanımlanmalıdır. Türkiye’de Türklerin Türk olarak ne hakkı varsa Kürtlerinde başka kimlik gruplarının da o hakkı olmalıdır. Sorun sadece kardeşlik değil kardeşlik ve eşitlik temelinde ele alınmalıdır.
· İl Genel Meclisli ve Belediye Meclisleri birleştirilerek kent yönetimleri yetkilendirilmiş İl Meclislerine bırakılmalıdır. Valilik ve Belediye Başkanlığı yetkileri seçilmiş İl Meclisleri başkanları tarafından yürütülmelidir.
· İl Meclisleri Yurttaşların ulusal düzlemde tanınmış ekonomik, sosyal, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çalışma koşulları gibi hiç bir alanda daha alt bir düzenleme yapamama koşulu ile kendine tanınan alanlarda yerel ihtiyaçlar temelinde politika belirleyebilir.
· Belli bir sayıda talep olan her yerde (sadece Kürtlerin çoğunluk olduğu yerler değil) Kürtçe ve talep varsa diğer dillerde anadilde eğitim hakkı tanınmalı bunun için sınıflar açılmalı ve gerekli altyapı kamu tarafından sağlanmalıdır
· İl Meclisleri karalarıyla kamu kurum ve kuruşlarında Türkçenin yanında Kürtçe ikinci dil olarak kullanılabilmelidir.
· İl Meclisleri Türkiye Cumhuriyeti bayrağı yanında kendi belirledikleri sembolleri kullanma hakkına sahip olmalıdır.
· İl Meclisleri kararlarıyla Coğrafi ve yerleşim yeri adlarının orijinal adları kullanılabilmelidir.
· İl Meclisleri başka İl meclisleri ile işbirliği yapabilmeli ve kanunlar çerçevesinde birlikler kurabilmelidir.
· İl Meclisleri başka devletlerin yerel meclisleri/makamları ile işbirliği yapabilmeli ve uluslararası yerel meclis/makam birliklerine katılabilmelidir.