‘Leyletil/ul qadri (leyleti el qadri)’ Kadir Suresinde geçen bir ifadedir ve sözü edilen gece “Kadir Gecesi” olarak bilinir. “Leyl/Gece” kelimesi bilindiği gibi bir günün akşamdan sabaha kadar olan kısmına denir. Bununla birlikte karanlığı, olumsuzluğu, cahilliği anlatmak için sembolik olarak kullanıldığı da olur. “Kadir” kavramına gelince onun sözlük anlamlarına bakmamız yararlı olur; Kadir/qdr; Gücü yetmek. Ölçü. Ölçmek. Tanzim etmek. Plânlamak. Takdir. Hükmetmek. Rızkını daraltmak. Ağır davranıp düşünmek, niyet ve azmetmektir. Miktarını açıklamak, ölçüsüne göre yapmaktır. Bir iş yapmaya gücü yetmektir. Muktedir kılmak/olmaktır. Şeref ve hürmete layık olmaktır. Tencerede pişirmek ve et pişirilen tencere, kazan, çömlek ya da bunlarda pişirilen(qadr edilen) şeydir. Bir şeyin miktar ve durumudur. Bir şey için tayin edilen zaman ve mekân. Güç, kuvvet, kudrettir. Zenginlik, servet. Kadar. Miktar. Eşit. Daraltmak. Kısmak. Hüküm, kader. Kadir; dilediğini hikmetin gerektirdiği miktarda, ne üstüne fazladan koyarak ne de bir eksiltme yaparak, yapan, fail demektir. Bundan dolayı ancak Yüce Allah’ın bununla vasıf edilmesi sahih olur. Beşer için ise şöyle kullanılabilir: Kadir; külfetli, zahmetli, meşakkatli iş görme gücüne sahip, bunu emek vererek, çaba göstererek, meşakkati yüklenerek kazanmış kişi demektir. (İsfahani, Müfredat; Karaman-Topaloğlu, Yeni Kamus).
Görüldüğü gibi ‘qdr’ kökünden türeyen “qadr” kavramı geniş bir anlam alanına sahip. Şimdi surenin anlamına bakıp konu bütünlüğü bağlamında kelime üzerinde düşünelim. “Muhakkak biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu bütün ayrıntılarıyla, sonuna kadar sana ne bildirdi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve ruh Rablerinin izni ile bütün işler için onda iner de inerler. O, tan yeri ağarıncaya kadar güven ve barış içindedir”(Kadir, 97/1-5).
Surenin birinci ayetinde geçen “onu kadir gecesi’ nde” ifadesindeki ‘onu’dan kastın Kur’an olduğu hakkında görüş birliği vardır. Zaten surede konu bu ifadedeki “o” ve “gece” anahtar kelimeleri üzerinde inşa ediliyor. “O” zamiri ile anlatılan Kur’an’ın ilahi bir vahiy olduğu, önemi, değeri ve başka özellikleri bilinmektedir. Buradan şunu çıkarabiliyoruz; geceyi şerefli, hürmetli ve etki bakımından diğer gecelere göre daha kuvvetli (kudretli) yapan; ‘onu’dan kast edilen Kur’an-ı Kerim’dir.
Gecenin kendisinde indirilen Kur’an yüzünden hayırlı, kudretli ve kıymetli olduğu böylece belli olduktan sonra, ‘bu gece hangi gecedir?’ sorusu sorulabilir. Bu sorunun en mantıklı ve tatmin edici cevabı, Kur’an Ramazan ayında nazil olmaya başladığına göre(Bakara 2/185) o, Ramazan ayında Kur’an ayetlerinin inmeye başladığı anın içinde bulunduğu gecedir. Tarihsel olarak o Gece, o Ramazan ayının gecelerinden birisi, son on gecesinden birisi, hatta rivayetlere göre yirmi yedinci gece de olabilir. O geceyi bilmek ve bulmak hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır. Çünkü zaman da su gibi geçtiği yerden bir daha geçmez.
O geceden medet umarak ya da onu vesile kılıp çeşitli beklentilere girmek ve umutlara kapılmak yerine, kendi kadirli gecemizi düşünsek, böyle bir gecemizin olup olmadığını araştırsak, yoksa yapsak daha yerinde ve akıllıca bir hareket olmaz mı? Ne zamandır, hangi andır bin aydan daha hayırlı olan gecemiz? Soruyu şöyle de sorabiliriz: Bize Kur’an indi mi? Ne zaman, hangi tarih, gün ve saatte ya da anda başladı inmeye? Bizim “Qalu belâ” diyeceğimiz/diyebileceğimiz Kur’an’ ı kabul saatimiz, onunla tanışıp benimseme vaktimiz/gecemiz var mı? Ömründe bir defa Kur’an ne diyor diye onu anlamıyla okumayan birinin, hele bir de sürdüğü onca ömrü boyunca başka birçok şeyi öğrendiği halde onu yüzünden bile okumayı öğrenmeyenin, onun hürmetine tarihsel bir geceyi vesile kılıp Allah’tan bir şeyler dilemeye kalkması yüzsüzlük değil midir? Bu noktada bin ayın 80 yıl ettiğini ve ortalama olarak çok yaşayan insanların da 80 yıl yaşadığını belirtmek anlamlı olabilir. Çünkü burada şöyle bir mesajın olduğunu söyleyebiliriz: kişi için; Kur’an’ la tanışıp onun bilgisiyle Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde geçirilmeyen bir ömürden, daha hayırlıdır; kadirli ve kıymetlidir Kur’an’ ı benimseyip Allah’a inanılan an, gece, gündüz, her ne ise işte o vakit… Başka bir ifade ile kişinin “Qalu belâ” deyip “Müslüman oldum” dediği an, imansız, Kur’an’ sız ve Allah’ sız geçirilen bir ömürden daha hayırlıdır.
Geceler karanlıktır, ama görüldüğü gibi karanlık olan bir gece hayırla anılıyor. Demek ki, vaktin gündüz ya da gece olması, yani aydınlık ya da karanlık olması, onun değerine bir şey katmıyor ve eksiltmiyor. Geceler ve gündüzler, buna bağlı olarak anlar ve belli vakitler, takvim numaraları ve vakti saatlerinden dolayı bir özellik ve değere sahip değillerdir. Onlara değer katan, ya da anılmalarına neden olan, kendilerinde meydana gelen olaylar ve bu olaylarda rol oynayan varlıklardır. Kadir gecesinde bu varlık ve olay; Kur’an ve onun inzaldir/indirilmesidir. Kadir gecesinin kadri-kıymetine değer katan ve onu, içinde Kadir gecesi olmayan bin aydan daha hayırlı yapan etkenlerden birisi de dört ve beşinci ayetlerde söylenenlerdir. Orada söylenenlere geçmeden önce “inzal” kavram ve olayı ile ilgili birkaç söz söylemek, bu noktada yararlı olabilir.
Allah, insanların/kullarının içinden birisini kendisine elçi seçer ve uygun gördüğü vahyi ona vahiy yolu ile iletir. Vahiy edeceğini kulu ve elçisine vahyeder(Necm 53/4, 10). Allah ile resulü arasındaki bu özel iletişim, tamamen onlar arasında yaşanan bir olaydır ve diğer insanlardan hiç kimse bu tecrübeyi yaşama imkânına sahip değildir. Bu olay Kur’an’da üç kavram ile anlatılır; vahiy, ilqa(Mümin 40/15) ve inzal. Bu üç kelimden inzalin anlamlarına baktığımızda; ‘bir şeyi yüksekten aşağıya indirme’ ve buna yakın anlamlar taşıyor. Bu anlamlardan hareketle, Allah’tan vahyi alan Resulün, bu vahyi insanların anlayabileceği bir derecede onlara tebliğ ettiği, yani onu insanların anlayabileceği bir dile indirgeyerek ilettiği yönünde görüşler var. Bu görüşler için tamamen yanlıştır diyemeyiz, fakat onlara bütünüyle katılmak da sorunlu olabilir. Çünkü Allah, kuluna vahyedeceği veya ilqa edeceği ya da inzal edeceği bir mesajı, Resulün tebliğ edeceği kendi dilini konuşan insanların anlayabileceği bir seviyede de indirebilir. Dolayısıyla Allah’ın Resulüne vahyettiği; inzal ya da ilqa ettiği mesajı tenzil etmesine gerek olmayabilir. Aslında bu konuda kesin bir kanıya varmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu noktada değişmeyen metni, değişen koşullar içinde farklı yorumlayarak esas mesajı insanlara iletmenin yanlış olmadığı, aksine bunun bir gereklilik olduğuna inanıyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Dört ve beşinci ayetlere baktığımızda kadir gecesinin sadece bir gece olmadığını, bunun bir sembol ya da sürekliliği olan bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. “Bin aydan daha hayırlı” olan bir gecenin, tam olarak tarihi belli olmayan bir gece olması ve o gecenin bir daha gelmeyeceği belli/kesin iken, “ya ondadır, ya bunda” mantığıyla acayip bir mistifikasyon kurguları içinde çeşitli ritüeller icat edilmesi, doğrusu çok tuhaf bir durumdur. Surede çok ilginç bir şekilde bir sayı verilerek kıyaslama yapılıyor. Fakat bu sayı, ifade ettiği büyüklükten/miktardan başka “çok şey” ifade etmek için kullanılan bir semboldür. İnsanların gündelik hayatta kullandığı her dilde böyle bilinen simgesel sayılar vardır; beş, yedi, kırk, yüz, milyon, fiftiy-fiftiy, iki seksen, bin bir, vs. Dört ve beşinci ayetlerde önceki ayetlerde kullanılan isimler yerine “Fiha/onda” ve “hiye/o” zamirleri kullanılmış. Bunlarla “gece” de “kitap” da anlatılmış olabilir. İkisi birden de anlatılmış olabilir, ama her halükarda Kitap ve Geceden söz ettikleri kesin. Bütün işler için emirler Ruh/vahiy Kitapta, Kitap da o gecede iniyor. Ama bu olay devam ediyor, bir gecede bitmiyor. “Tan yeri ağarıncaya kadar” bu ifade hangi zamanı anlatıyor olabilir? Demek ki insanlar için bir de ‘tan yeri ağarma” vakti/anı var. O vakit, insanın Kur’an ile tam olarak Allah ve ona karşı sorumluluk bilincine ulaştığı andır. Başka bir ifade ile böyle bir insan ufku yakalayıp aydınlığa ermiş; inanç, düşünce ve davranışlarıyla güven ve barış ortamına hicret etmiş/girmiş olur…
Yukarıda “qadr” kelimesinin anlamları içinde şöyle bir ifade geçmişti: “Beşer için ise şöyle kullanılabilir: Kadir; külfetli, zahmetli, meşakkatli iş görme gücüne sahip, bunu emek vererek, çaba göstererek, meşakkati yüklenerek kazanmış kişi demektir.” İnsanın kadirli, kıymetli, hürmete layık anı kendiliğinden karşısına çıkmıyor; onu çaba göstererek, emek vererek, meşakkati yüklenip zorluklara göğüs gererek kendisi kazanıyor. Melekler ve ruh insanlara gökten sepetlerle sevap indirmiyor. Onlara üzerinde çalışacakları, emek ve çaba harcayacakları iş getiriyor; Kur’an’ ı okumak, benimsemek, anlamak, anlatmak ve gereğince davranmak; Resülullah(s)ın davet ve mücadelesini söylem ve eylemlerle sürdürmek, bireysel ve toplumsal aydınlığa(tan yeri ağarıncaya) kavuşuncaya kadar. Yani baskı, zulüm ve zorbalık kalmayıncaya, din tamamen Allah’ın oluncaya(Toplumda adalet, eşitlik, özgürlük, huzur ve güven sağlanıncaya) kadar(Bakara, 2/193; Enfal, 8/39). Ülkemiz buna muhtaç…