Kaçımız, inancımızın kaynağı ve o kaynağı nasıl algıladığımız ile ilgili sorular sorma gereği duyuyor? Soru sorma gereği duyanların muhatapları kim? Bu sorularımızı kime, neye, nereye, ve nasıl soruyoruz? Bu sorular neyi/neleri kapsıyor, içeriğinde neler var?
Şu an görünen halimizle ilgili bir tespitimiz var mıdır varsa bunları nasıl formüle ediyoruz? Mesala, bizi Müslüman kılan ve müslüman olmadığını düşündüğümüz insanlardan bizi ayıran temel özelliklerimiz nelerdir? Bu temel özelliklerimiz, şekilsel, fikirsel, eylemsel nitelikli olanlardan hangisini veya hangilerini içeriyor? Bizi müslüman kılan bu davranış ve anlayışlarımızın, İslam olduğuna dair, algımızın kaynağı nedir?
"Bilmediğin şeyin ardına düşme; çünkü, işitme duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi bundan sorguya çekilecektir!"(17/36) diyen bir kitabın kaynaklık ettiği dine bağlı olduğumuzu iddia eden "bizler"in bu soruları merkeze alarak yeni ve adil bir dünya inşa etmesi mümkün. Yeterki sordukları sorulara doğru cevaplar versinler ve cevaplarının gereğini yerine getirsinler.
Soru soramıyor olmak, aynaya bakamıyor olmak gibi bir şey... Nasıl ki, aynaya bakmayan/bakamayan birisinin, kendi görüntüsü hakkında doğru ve net bir şekilde bir bilgi elde etmesi mümkün değilse, ancak çevresindekilerin veya muhataplarının aktardıkları ile yetinmek durumunda kalıyorsa, kendisi açısından sağlaması yapılmayan algı, anlayış ve bilgiler için de aynı şey olmak durumundadır. Bir sanıdan ibaret olan, kendisinin "yakışıklı veya güzel olduğu" iddiası kendisine değil muhataplarına ait bir değerlendirmeyse (tanımlama ve değerlendirmeler, onları yapanların algı, birikimlerinin bir sonucudur ve gerçekte sadece o kişinin kanaatini yansıtır.) ve gerçeği değil, söyleyenlerin fikrini yansıtıyorsa, bilgi kaynaklarımız, hatta inançlarımız için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.
Başkalarının kanaatine inananlar, başkalarının inancını yaşarlar. Sorgulaması yapılmamış, aynada bir yansımasını göremediğimiz, algı ve inançlarımız için de benzer önermeleri kurabiliriz. Bu ifadelerimle, başkalarının kurduğu dünyada yaşayıp, onunla böbürlenen yığınları inkar ettiğim, yok saydığım zannedilmesin. İnsanoğlunun büyük çoğunluğunun, kendilerinin kurmadıkları, ancak bir şekilde parçası haline getiridikleri bir dünyada yaşadıklarını ve ona karşı bir aidiyat duygusu taşıdıklarını biliyorum.
Bu bilinçsiz kabul, ısmarlama bir aidiyat, önyargıların ve güç karşısındaki zaafların oluşturduğu teslimiyetle, sadece kendimizi kandırmanın ve kof bir böbürlenmenin ötesinde bir şey yapmış olmayız. Bu başkalarına ait bir dünyada yaşadığımız gerçeğini ortadan kaldırmaz. Gözümüzü kapasak, kulaklarımızı tıkasak, aklımızı tamamen devredışı bıraksak da başkaları, bize, bizi tanıtmaya devam eder. Kabul etmesek de biz de, onların bizi tanımlamalarıyla kendimizi tanımlarız. Bu tanımlar, düşünce ve eylem olarak bir şekilde ortaya çıkar.
Neye, nasıl, ne şekilde, ne kadar inandığımızın bir anlamı ve karşılığı olabilmesi için "inandığımız" dediğimiz şey hakkında bazı sorular sorabilmemiz, algı ve anlayışımızı kendi imkanlarımız ölçüsünde bir gerçeklik ve doğruluk testine tabi tutmamız gerekir. Bulunduğumuz noktadan, sorgusuz sualsiz bir şekilde emin olmak, bir istiğna ve kendini yeterli görme hali olduğu gibi, bu tavır büyük bir cehaletin ve bilgisizliğin de göstergesi sayılmalıdır.
Sorular, yeni soruları ortaya çıkardıkça soruların kiymeti artar. Çünkü her soru beraberinde en az bir cevabı gerekli kılar. O soruya bir cevap veriyor olmak yeni bir sorunun da kapısını açar. Normal şartlarda her soru için meşhur: "kim", "ne" "nerede", "nasıl". "niçin/neden" "ne zaman" soruları sorulsa, hem soruların hem de bu sorulara verilen cevapların sayısı artar ve bu sayede sorgulanan şeyin daha net bir şekilde ortaya konduğu görülür. Bu nedenle ilk soru önemli olmakla birlikte, bu sorunun arkası gelmezse, bu soru, son soru olma dışında fazla bir anlam ifade etmez.
İlk sorunun, son soru olması şuna benzer: Kişi, kendi kendine veya birisi kendisine "inandığın şey ne kadar doğru?" diye bir soru sorsa ve o da, bu soruyu; "Benim içinde bulunduğum yapı, grup, cemaat, part vs çok sağlam, çok dürüst, çok vefalı bir grup. Liderimiz de öyle. Aynı zaman da o, çok alim birisi. Bu nedenle burada bir yanlış olmaz." diye cevap verse ve bu cevapla yetinse, başka bir soruya imkan tanınmasa işte bu, bir son soru örneği olur. Aynı zamanda bu toplumsal istiğnanının da ilginç bir örneği sayılır.
Muarızlarına, "getirebiliyorsanız, daha iyisini getirin!" diyebilen ve sorgulanmaktan rahatsız olmayan, aksine meydan okuyan bir metnin bağlıları olarak bizlerin, inancımız hakkında soru sormaktan korkar halde bulunmamız veya soruları gereksiz görmemiz neyle ve nasıl izah edilebilir?
İçte ve dışta tüm İslam karşıtlarının, İslamı ve Müslümanları eleştirdiği bir ortamda, Müslümanların, anlayış, hal ve davranışlarını eleştirip, zaaflarını ortaya koymanın sıkıntılı bir durum oluşturduğunu ve pek çok kişiyi rahatsız ettiğini biliyorum. Ancak nerede olduğumuzu anlamak ve önümüzü görmek açısından eleştirel davranmak, fikirlerimizi ve yaptıklarımızı sorgulamak bir zorunluluk olmasının ötesinde, dini bir vecibedir diye de düşünüyorum.
Çünkü Müslümanların düşünce biçimi, içinde bulundukları hal ve davranış, sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyor, İslamın yanlış anlaşılmasına, mesajının örtülmesine, hatta mahkum edilmesine neden oluyor. Bugün bunun canlı pek çok örneğini hem kendi ülkemizde, hem de Müslümanların yoğunlukta olduğu diğer coğrafyalarda apaçık birşekilde yaşayıp görüyoruz. Tüm bu olanlar ve düşünce biçimleri ciddi bir eleştiri ve tashihi hak ediyor. Ancak bunun, içeriden birisi olarak kırıp dökmeden yapılmasının gerektiğinin de farkındayım.
Örneğin, bugün ülkemizde gücü elinde bulunduran Müslümanlara (Siyasi, ekonomik, büroktatik imkan sahibi kişi ve gurupları kastediyorum.) şöyle bir göz atalım, bunlar ne haldeler bir düşünelim. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir dünyevileşme ve yabancılaşma ile karşı karşıya değil miyiz? İçinde bulunulan hali meşrulaştıracak binbir türlü bahane ve "dini argüman" üretmiyor muyuz?
Bunu kendimiz yapmıyor, yapamıyor olsak bile, yaşayışımıza/anlayışımıza uygun "din adamları", bizim adımıza, bunları ihdas etmiyorlar mu? Biz de bu "alimleri","akedemisyenleri", "medya vaizlerini" yaptıklarımızı meşrulaştırdıkları için istihdam etmiyor muyuz? Sadece ilmine dayanan ve usulüne bağlı olan alimlerimiz nerede? Olanlar parmakla gösterilecek kadar az da olsa mutlaka bir yerlerde vardır. Peki biz, fikirleri hoşumaza gitmediği için onlara, açlığa mahkum etme, zindanlara atma veya taşlama dışında ne verdik, ne yaptık, ne yapıyoruz?
Allah aşkına, inançlarımızdaki hurafelerle yaşantımızdaki modernitenin, israf ve şaşaanın ürkütücü işbirliğini görmüyor muyuz? Ritüellerde ve inanç ile ilgili alanlarda ipe sapa gelmeyen fikirleri savunabiliyor, neredeyse ülemanın hepsinin uydurma ve mevzu olduğu konusunda üzerinde ittifak ettiği rivayetleri, dini argüman/delil/gerekçe olarak kullanırken, üstelik bunu, tam tersini söyleyen pek çok ayet ve sahih hadis varken ve aklı, metodolojik olmayı ve bilimselliği aşağılayarak, dışlayarak hatta yok sayarak yapabiliyosak... Ancak konu günlük yaşama, dünyalıklara, siyasete, bürokrasiye, ekonomiye, çalışma hayatına gelince nasıl da "mantıklı" "global", "gerçekçi", "tutarlı" ve "bilimsel" oluyoruz. Hayatın şartlarından, piyasa kurallarından, uluslararası ilişkilerden, ayetlerden, hadislarden dem vuruyor, "akıl, bilim ve gerçeklik bunu gerektiriyor" diyoruz.
Emrimizde çalıştırdıklarımıza, asgari ücretin bile altında bir ücret öderken, üstelik çok zaman bunların sağlık güvencelerini bile vermeyip, bunların sırtından hırsızlık yaparken, devlete başka hile, çalışana başka hile kurarken, bayramlarda, seyranlarda, bunlara verdiğimiz bir kaç kırıntıyı, birkaç kuruşu, infak ve sadaka diye gösterip, bunların hem günahlarımıza keffaret olmasına hem de reklamımızı yapmasını isteriz. Ayrıca bunlarla müslümanlığımızı kurtarmaya ve toplumdaki meşruiyetimizi pekiştirmeye çalışırız. Ancak biz özel hayatımızda hertürlü lüksü ve şatafatı en uç noktalarda yaşamaya devam ederiz.
İmkan sahiplerimizin hayatında dünyalık yığma, sahip olma ve tüketme yarışı, yatlar, katlar, pahalı otomobiller gırla giderken, sosyetik tatiller, halktan uzak, elit ve seçkinlerle(!) iç içe özel güvenlikli ve korunaklı konaklarda, villalarda, rezidans apartmanlarda sürdürülen müslümanca bir yaşam (!) içinde ömürler telef olup gider.
Sorabilir miyim, böyle bir Müslüman nasıl bir Allah anlayışına sahiptir? Nasıl bir Allah'a inanır? İnandığı Allah'ın adalet ve zulüm karşıtlığındaki yeri nedir? Bu karşıtlıkta hangi taraftadır? Allah, bu günde ve din gününde ne yapar? Bu Allah'ın, dünyaya ve insana dair bir hesabı kitabı yok mudur? Namaz, oruç, hacc, kurban gibi bazı dini ritüeller yerine getirilince (gerçi modernite arttıkça bu ritüellerden de onları muaf kılacak yeni yorumlar duymuyor da değiliz.) Allah'a ait sorumluluklar bitiyor mu? Sorabilir miyim, böyle bir din ve Allah anlayışının kaynağı nedir? Bunlara böyle bir din algısını, hangi Allah, hangi din vaz ediyor?
Cinlerden, perilerden, sihir ve büyüden, keramet ve mucizeden geçilmeyen, adaleti, hak ve hukuku, emeği, alın terini önemsemeyen bir din algısının kaynağı, Kur'an ve kendisinde, kendisine inanalar için güzel örnekler bulunan Resulullah Muhammed olabilr mi? Her paragrafı, sorgulama, akletme, adalet, hak, hukuk, özgürlük, ahlak, paylaşma, vefa, emeğe saygı, hesap verme ve sorumluluk üzerine kurulu olan, israfı, kendini beğenmişliği, cimriliği, tembelliği, asalaklığı, zulmu ve zalimi lanetleyen bir metin, bir İlahi Kelam nasıl böyle bir din algısı ve anlayışın kaynağı ve dayanağı olabilir?
Ve nasıl, bu İlahi Kelamın kalbine/zihnine ilka edildiği adaletin, rahmetin, sabrın, mütevaziliğin, hakka adanmışlığın sembolü olan bu şerefli insandan böyle bir din algısı neşet edebilir? Ve bu anlayıştaki insanlar hangi cüretle, bu ilahi kelamın ve onun taşıyıcısı ve ilk uygulayıcısının adını kullanarak anladıklarını ve yaşadıklarını meşrulaştırabildiklerini iddia edebilirler?
En önemlisi de dini bildiği, Kur'an ve sünneti anladığı var sayılan ülema ile aklı selim ve adalet sahibi Müslümanlar bu tavır karşısında nasıl sessiz kalabiliyorlar. Egemenlerin verdiği üçbeş kuruş ve birkaç kırıntı onları bu sessizliğe mahkum etmediyse, bu suskunluğun sebebi nedir? Kendi evinin içini, evinin önünü temizlemeyenin, pislikten kirlilikten şikayet etmeye hakkı olabilir mi?
Kimse gocunmasın, İslam algımızın kaynağı nedir, ne kadar İslamidir? sorusunun cevabını vermeden, kendimiz olamayacağımız gibi kendi dünyamızı da inşa edemeyiz.